Browsing Category

Ana Sayfa

25. Saat – Soru İşaretleri

20 Ağustos 2017

Sanma…

Sık sık başıma gelmeye başladı. Bazı anları yaşadığımı zannediyorum.

“E söylemiştim ya” diye sitem ediyorum ona buna. Meğer söylememişim. Yapacağım dediğim şeyleri yapmamış; Geleceğim dediğim yerlere gitmemişim. Yeni yeni farkına varıyorum. Daha kaliteli yaşadığımı sanmışım yaşamı; üstelik zaman kazandığıma da inanarak. Koskoca bir sanrılar çöplüğü; Hep O’nun yüzünden. …

Tanışma…

Yaklaşık bir kaç ay önce, Beşiktaş – Kadıköy vapurunda tanıştık kendisiyle. 25 dk’lık huzur dolu bir mavi yolculuğum vardı ve bu süreyi sevdiğim, ne zamandır da görüşemediğim dostlarımdan birini arayarak değerlendirebilirim diye düşünmüştüm. Kendisini çok boşladığımı, uzunca bir süredir halini hatırını sormadığımı fark ettiğim için bir nevi “kusura bakma tatlım, bu aralar öyle meşgulüm ki” konuşması yapıyordum. Hem de anlattığım şeyleri sanki devlet meselesiymişçesine öyle bir abartarak anlatıyordum ki, konuşmama o anda vapurun içerisinde kulak misafiri olan herhangi birisi bile beni çok önemli bir iş kadını veya bilmem ne bakanının bilmem hangi konuda baş sekreteri filan sanabilirdi. (Sanrılar…)

Neyse ki benim dostlarımla olan ilişkim yeterli derecede samimiyete ulaştığından; artık birbirimize gönül koymak yerine, zaten az olan zamanlarımızı daha kaliteli değerlendirmek adına bu tarz durumları sorun yapmıyorduk.

Konuşma bitince yüzümde saçma sapan bir gülümseme oluşmuştu. Gözlerimi kapatıp, martıların sesine kulak vermiştim ki omzuma biri dokundu.

“Oturabilir miyim?”

“Tabi buyurun, kendi vapurunuzmuş gibi..” demek istemiş olsam da kafamla oturabileceğini onaylayarak durumu geçiştirdim.

Belli ki kendisi, oraya oturabileceğini bildiği halde, benden izin alarak bir konuşma başlatmaya çalışıyordu ve benim haleti ruhiyem buna pek de uygun değildi. İlgilenmeyip, gözlerimi kapamaya, Kadıköy’e vardığımda beni neler bekleyeceğini bilmeden iç huzurumu bulmaya çalışmaya devam ettim. Ancak şu hayatta genç yaşımda öğrendiğim şeylerden biri de maalesef; Biri sizin rahatınızı kaçırmak istiyorsa, içtiğiniz suyun içinden bile çıkabilir. Siz ne yaparsanız yapın her an dibinizde bitebilir. Rahat kaçırmayı başarabilen insanlar zekidir. Size ulaşır, hayatınıza sızar, kafanızı kendi doğrularıyla karıştıracak bir yol elbet bulurlar…

– Şu kız, dedi. Az önce martıları çekti ve Instagram hesabında paylaştı.

– Anlamadım, dedim.

– Kız diyorum, az önce bir sosyal medya paylaşımı yaptı. Altına da

“Hayat kısa kuşlar uçuyor” yazdı

– Anlamıyorum, neden bunları bana söylüyorsunuz?

– Muhtemelen sizin 2 sene önceki halinize oldukça benziyor da ondan.

– Ne istiyorsunuz benden ?

– 5 dakikanızı?

– İnanın bana az önce de bir arkadaşa..

– Aslında beş dakikanız bile olmadığını mı söylüyordunuz?

– Siz…

Siz bunu nereden biliyorsunuz?

– Merak etmeyin, müneccim filan değilim, biraz telefon konuşmanıza kulak misafiri oldum hepsi bu.

– Misafirleri sevmem.

– Ama sevseniz de sevmeseniz de varlıklarını sürdürürler.

– Benim dünyamda değil ne yazık ki.

– Siz öyle inandırmış olabilirsiniz kendinizi.

Derin bir nefes aldım.

– Bakın, ne yapmaya çalışıyorsunuz, neden burada benim yanımda oturup, benimle bu konuşmaları yapıyorsunuz anlamıyorum ama gerçekten bu tarz zırvalıklarla uğraşacak zamanım yok benim. Enerjim de!

– Siz o kişi olabilirsiniz.

– Kim?

Açıklama…

– Kodlarını yazmayı yeni tamamladığım uygulamanın ilk kullanıcısı… Yani bu yıllar süren çalışmayı, uykusuz geceleri, riskleri, başlı başına kapsamlı yoğun bir projeyi ilk siz test edebilirsiniz. Reel olarak uygulamayı hayatına sokan ilk kullanıcım siz olabilirsiniz. Rastgele seçmedim sizi. Aylardır gözlemliyorum. Sabah 07:00’de kalkmanız gerekirken saatinizi 06:53, 06:57, 06:59 gibi şekillerde kuruyor; Uyandığınızda o bir iki dakikalık farkla zaman kazanacağınızı düşünerek ‘kettle’a su koyuyor, duşa giriyor, çıktığınızda saçınızı kurularken gargaranızı yapıyor, kahvenizi yudumlarken bir yandan giyiniyor, çantanızı hazırlarken mesajlarınızı kontrol ediyor, yolda yürürken ölme pahasına da olsa maillerinizi okuyor, otobüse bindiğinizde makyajınızı tamamlıyor ve nihayet iş yerinize varıyorsunuz. Bütün bu stresi yaşayacağınıza akşam bir saat erken yatıvermeyi düşünmek bile istemiyorsunuz.

Yapmanız gerekenleri yazdığınız not defteriniz hep yanınızda. Sürekli güncelliyorsunuz. Neleri yaparken, neleri de aradan çıkarabilirim diye düşünüp oklar çiziyorsunuz küçücük defterin içerisine. Önemli meseleler olması gerekmiyor. Benim için önemli olan kısmı, markete uğramanız gerektiğini bile yazmanız olmuştu. Normal insanlar market listesi yaparlar alacaklarını unutmamak için; Ancak sizde durum biraz farklı. Siz markete gitmeyi bile unutacağınızı veya belki de zamanınız kalmayacağını düşünerek onu da nereye sıkıştırsam halledebilirim diye düşünüyorsunuz. Benim ortaya çıkardığım uygulamanın amaçladığı kitle tam da böyle bir kullanıcı profili. Bir gündeki 24 saatin size hiç bir zaman yetmediğini düşünerek geçiriyorsunuz günlerinizi. Bankalara gittiğinizde son beş dakikaya yetişiyor e işlerinizi tamamlayamıyor, gönderilerinizi kargoya verdiğinizde ertesi günü beklemek durumunda kalıyor, son teslim tarihi (deadline’ı) olan bir projenizi bir saatlik zaman farkıyla gereken yere ulaştıramıyor ve basit mi basit bir 60 dakika yüzünden hayatınızın oldukça zorlaştığını hissediyorsunuz. Doğru mu?

Doğrulama…

Aslında doğruydu söyledikleri. Az şikayet etmemiştim zamansızlıktan… Uyandığımda kendi kendime 10 dakikacık daha diyerek uykumu alabilmek için yalvardığım sabahlar; Yöneticime ‘eğer bir saat daha verirseniz raporu masanızda bulacaksınız’ dediğim toplantılar; Arkadaşlarıma saat 20:00 gibi değil de 21:00 gibi buluşsak olur mu, yetiştirmem gereken bir iş var bahaneleri sunarak değiştirmeye çalıştığım buluşma saatleri ve bunun gibi kendimi içinde bulduğum bir çok zor durum dün gibi aklımda. Peki ama neydi bu gizemli kadının benden kullanmamı istediği uygulama. Nasıl çıktı ortaya? Nereden buldu beni ve ben nereden geldim birilerinin aklına?

 

 

blog

Devam edecek….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

I Let Myself To Speak Up!

24 Ocak 2016

Everything started with this TED Talks video;

After i watched the video has been shared on TedTalks website, I started to think about my experiences on this issue. Gender violence! The real and unfortunately bad memories which Meera Vijayann shared; First made my cry and then made me stronger to write on about my experiences in Turkey. Although, I feel myself lucky because I haven’t been killed by any men after i’ve been raped, I still suffer from sexual and verbal harassment in Istanbul and this hasn’t changed in Antalya where is my hometown too!

Let me tell you about how my morning started 2-3 weeks ago;

I woke up at 06:30, had my breakfast at home, got ready for the work, and left my home at 07:30. Since my shuttle take me from a bit far to my home, I always walk 5-10 minutes to the shuttle stop. So, i started to walk. I turned right at the corner and suddenly, one car  got slower and stopped in front of me and shouted.”I’m gonna lick your pussy!!!!” After 3 repeats, he speeded up and left. I was shoked! It was half past seven in the morning and i had this experience. I was sad. Wanted to cry. Couldn’t walk for a while. Do you want to know what is worse than it? An old woman was walking on the same street with me too and she asked me if i’m ok? And i told that i have been abused by the man. Her answer made me cry more;

“Why you even wore a short skirt!!!” After that, I became aware of another problem that women don’t support women too! Unfortunately, this problem always shown up in different stages of life such as work environment, social life and so on.

Whenever I experienced this kind of problem in daily life, I feel that I need to share this with someone else. In other words, I need to tell all the things happened to me, someone else so that, I can share my weight of feeling ashamed on behalf of someone.

Having all the thoughts in my mind, I decided to express all my opinions and experiences by writing here on my blog page.

Hoping to reach new people who suffer from these issue and want to share their experiences as me too.

Send your experiences to my e-mail address > ygmrsmsk@gmail.com and let yourself to speak up! We’re not alone and as long as we support each other, we will not be alone in the future too! Be yourself, don’t hide anything and let people to listen to your stories!

It’s always better to be a solution rather than looking for a solution!

#IletMyselfToSpeakUp and it’s your turn to #LetYourselfToSpeakUp

 

2015 küçük eşittir 2016

31 Aralık 2015

yeniyıl“Ben Türk dizisi izlemiyorum pek ya.. ” deme bir daha; çünkü aslında geçen her sene hayatının dizisi devam  ederken bir sezonu geride bırakıyorsun arkadaşım. Farkında olsan da olmasan da her yeni bölümde inanılmaz entrikalar, gergin gergin konuşmalar, duygusal dakikalar, romantik sahneler, mutlu eden olaylar, çileden çıkaran zorluklar, ölümden döndüren aksiyonlar işleyerek izleyiciyi ekranda tutmaya çalışıyorsun.

“Yok artık bu kadar da tesadüf olmaz ya, türk dizisi işte” dediğin zamanları da duyar gibiyim. İnan bana “Teaaaksi!!” diye seslenildiğinde  -taksinin kapıda belirme- sahnesi dışında bir çok tesadüfü gerçek hayatta da yaşayabiliyorsun. Öyle bir şey oluyor ki “Anlatsam roman olurdu” diyorsun. Sonra sana “Anlat o zaman roman olsun” diyorlar, sen de gaza gelip anlatıyorsun. Gelgelelim onlar senin romanını alıp, değerinin altında bir senaryo yazıp, dizisini çekiyorlar. Sonra insanlar da “Ne kadar da saçma ve yapay bir dizi!” diyor ve senin diziyi takip etmeyi bırakıyorlar. Sonu kötü reytingler, sonu dizinin kıytırık bir final bölümüyle bitirilmesi. Diyeceğim o ki senaryonu sen yazmazsan yavaş yavaş kayboluyorsun.. Halbuki avantajın da var üzerine gitsen, çünkü gerçek bir hikaye anlatıyorsun…

Konunun dışına çıkmadan hemmen toparlıyorum;

2016 da 2015’ten farklı olmayacak; senin yazdığın senaryo onu farklı kılacak; Tabi eğer istersen ve bir de kendine uydurduğun bahaneleri yemezsen!

Buna yakın bir cümleyi geçen sene 2015 için de kurmuştum ve şöyle dönüp bakınca az çok ilgi çekici bir senaryo yazmışım kendi kendime diyorum. (Not: Bazen beni yerin dibine soksa da ağzımdan çıkan cümlelerle gurur duyuyorum :D) En azından  reklam aralarını uzatmayınca izlenesi bir hal almış gibi oynadığım dizi; Aşk var, entrika var, aksiyon var, dram var, kutlama var, imkansızlıklar yine söz konusu, aile bağları, arkadaşlıklar ve daha neler neler. Belli ki izleyici de ufaktan etkilenmiş ki yapımcımdan dizinin 2016’da da devam edeceğine dair bir duyum aldım. Bakalım bizleri neler bekliyor 😉

İletişimin olmadığı, sosyalleşmenin tükendiği, mutsuzluğun arttığı, yaşamların söndüğü, gözyaşlarının nehir olduğu, açgözlülüğün ve kendine müslümanlığın modaya dönüştüğü bir yıla yeni yıl dememek için elimizden geleni yapacağımız; çevremizdekilerin refahını düşünürken kendi sağlığımızdan ve mutluluğumuzdan ödün vermeyeceğimiz; gözlerimin içinin güldüğü, enerjimizin boşa gitmediği, potansiyelimizi en verimli şekilde kullandığımız yepyeni, pasparlak, musmutlu bir yıl olsun 2016…

 

 

 

 

 

BENCİLLİK

27 Eylül 2015

bencillikToplumsal Bir Sorunumuz; BENCİLLİK!

Kendi hayatımız (Çünkü bu dünyada bir tek hayat var, o da bize verilen; diğerlerininki pek de memat meselesi değildir zaten),

Kendi işimiz (Çünkü biz dünyayı kurtarıyoruz, diğerleri yan gelip yatıyorlar. Çünkü biz çok MöHiM işler peşinde koştururken, onlar bizden daha az meşguller ve alkışlanmayı haketmiyorlar),

Kendi aşkımız (Çünkü bir tek biz kendimizi aptal gibi hissediyoruz ve bunun uğruna yaptığımız her türlü şey mübah; onların aşkları uğruna yaptıkları hiç bir şey inanılır gibi değil!),

Kendi duygularımız (Karşımızdaki insanların ne hissettiği zerre kadar umrumuzda değil; çünkü onların duyguları yok),

Kendi paramız (Bu konu çok karışık; çünkü konu ‘para’ olunca, kim kimin akrabası, kim kimin dostu, kim kimin düşmanı inanın belli olmaz),

Kendi evlatlarımız (Çünkü diğerleri can değil, çünkü diğerleri canan değil!),

Kendi düşüncelerimiz (Çünkü zekice düşünen tek insan biziz),

İlla kendi müziğimiz (Çünkü diğer müzikler iğrenç, çünkü bir tek bizim kulaklarımız kaliteliği müziği ayırt edebilir, çünkü diğer müziklerin, bizden başka insanları bambaşka alemlere götürdüğü filan yok),

Kendi ailemiz (Çünkü biz bir aileyiz, onlar değiller),

Kendi dertlerimiz (Çünkü bir tek biz mide bulandıran, dudak uçuklatan, suratımızda sivilceler çıkartan sorunlarla uğraşırız kapımızı kapattığımızda…)

Kendi başarımız (Çünkü tırnaklarıyla kazarak bu yolun sonuna gelmeyi başaran bir tek biziz; ya da başaramayan diyelim, çünkü belki de bu yüzden benciliz, hani olur ya diğer başarıları çekemeyiz),

Kendi hayallerimiz (Çünkü inanın bizden başka hiç kimse ayaklarını yerden kesecek hayaller kurmamıştır evvelden; en çok bizim hayallerimiz, umut vadeden)

Kendi gözlüklerimiz (Çünkü dünya sadece bizim gözlerimizden göründüğü gibidir ve başka bir dünyanın olma ihtimaline bile tahammül edemeyiz)

Kendi vaktimiz (Çünkü başkalarının vakitleri o kadar değersizdir ki, onları saatlerce ve hatta günlerce bekletebiliriz; onların programlarını kendimize göre ayarlamalarını isteyebiliriz. Hatta o kadar değer yoksunudur ki bu başkalarının vakitleri, her istediğimizde ulaşabileceğimizi zannederiz. Ulaşamadığımızda deliririz, onlara bir şans verdiğimizi ve bunu iyi kullanamadıklarını ve bundan sonra da bizden vakit dilenmeye haklarının olmadığını iddia ederiz)

Kısacası kendi iyiliğimiz; çünkü kendimiz için en iyisini yaparken, bunun diğer insanlar için de en iyisi olduğunu düşünmeyi pek severiz. Çünkü <biz buna değeriz>! Ne de olsa biz iyiyiz! Ve aslında bence, bu bencillikle devam edersek pek de iyi değiliz!

Ya çok fazla bilim kurgu filmi izlemişiz ya da gerçekten saplantılı bir şekilde kendimizi bu dünyada tek zannedip,  hep yolumuza devam etmişiz…

Sizce de artık idrak etmenin vakti gelmedi mi?

Ne yakamozun vurduğu tek yerdir girdiğimiz deniz,

Ne de bastığımız kumda ayakları yanan bir tek biziz…

 

 

 

Bir Garip Telefon Konuşması

3 Haziran 2015

 

birgariptelefon konuşması

 

(Telefon konuşmasının ortaları….)

– Evet evet… Aynen dediğim gibi..

– Ay yok ben yanlış anladım herhalde…

– Ya kızım hayır, doğru anladın diyorum, yapmışlar işte!

– Ama Berrak, adamların işi gücü yok bununla mı uğraşmışlar yani?

– Derinciğim, adamların işi araştırmak, keşfetmek, bulmak; konuyu da senin keyfine göre değil, inandıkları veya ilgilendikleri alanlara göre seçiyorlar. Kansere çare bulmaya çalışırlarken mantıklı, kalbine çare bulmaya çalışırlarken mantıksız mı oluyor yaptıkları, bir düşün bakalım.

– Tamam, tamam haklısın da ne bileyim, ilk kez böyle bir şey duyuyorum, ani tepki verdim herhalde.

– Ha şöylee aşk kadını!

– E peki anlat nasıl bir şeymiş bu, tüm aşk acılarımızdan nasıl kurtaracakmış bu tedavi yöntemi bizi?

– Öncelikle bu bilimsel araştırma sadece kadınlar üzerinde ve sadece kadınlara özel olarak yapılmış; yani aslında bu fikirle ilk ortaya çıkan bilim insanı, sevgilisini terk ettiği için, onun intiharına sebep olan bir adammış. Bu yüzden kadınların duygularına ve kalplerinin işleyişlerine yönelerek ilerlemeyi tercih etmiş.

– Ne diyorsun!!! Hikaye şimdi daha ilgi çekici gelmeye başladı.

– Salça olma da dinlemeye devam et; Adam bu kötü olayı yaşadıktan aylar sonra bir gün, dişinde hissettiği dayanılmaz bir ağrı sonucu soluğu dişçide almış. Hemen ertesi gün dişinde kanal tedavisine başlanmış. Adamın ilham aldığı olay da tam bu durum olmuş. Sen hiç yaptırdın mı kanal tedavisi?

– Yok yaptırmadım.

– Ben yaptırmıştım. Biraz sinir bozucu.

-Nasıl bir şey bu tedavi? Adamın araştırmasıyla ne ilgisi var?

– Şimdi dişlerimizin içinde Pulpa adında; sinir, kan, lenf vs. damarlarını içeren yumuşak bir tabaka var tamam mı? Bu tabaka artık çürümeye hasar görmeye başladığında, dişlerimizdeki o dayanılmaz ağrıyı filan da hissetmeye başlıyoruz. Tıpkı aşk acısı yaşadığımızı, belli bir yere kadar hasar gördükten sonra fark ettiğimiz gibi.

– Doğru diyorsun valla! Aslında aşk acısı çekmemizin tek sebebi son anda gelinen nokta değil; terk etmek veya terk edilmek değil yani; o süreç içerisinde yaşadıklarımızın da büyük etkisi var.

-Kesinlikle işte! Anlayacağın ruhumuz hasar görmeye, kalbimiz çürümeye başlayınca tıpkı Pulpa’daki hasarın yarattığı gibi kalp ağrıları, aşk acıları çekmeye başlıyoruz. Adam da buradan yola çıkmış işte!

– Bir dakika, bir dakika, nasıl? Tamam anlattıklarını anladım hatta mantıklı bile buldum benzetmeyi ama buradan nereye bağlanabilir ki bu araştırma?

– Kalbindeki Pulpa’yı temizliyorlar Derinciğim ben sana bu şekilde söyleyeyim…

(bir kaç sn. süren bir sessizlik olur)

– Bir dk. bir dk., nasıl olur? Bildiğimiz gerçek kalbimizden mi bahsediyorsun sen Berrak?

– Ay eveeet!! Hele şükür! Aşk kadını olabilmişsin ama meşk kadını olamamışsın Derin ya, kavuşturamıyoruz bir türlü fikirlerimizi seninle!!

– Aman Berrak, sanki her gün böyle bilimsel bulgulardan bahsediyormuşsun da anlamakta zorluk çekiyormuşum gibi konuşma Allahasen. Zaten derdim başımdan aşkın…

– Tamam kızma hemen… İşte zaten derdin başından aşkın, pençesine düşmüşsün diye aşkın sana anlatıyorum bunları kızım. Kendini aşk acısından yiyip bitireceğine, gel şu yöntemi ilk deneyenlerden biri de sen ol! Gidelim beraber, destek olurum sana, ben üzgün görmek istemiyorum artık canım arkadaşımı.

– Hayatta olmaz efendim. Bir kere ben bilime duygularımı teslim edecek kadar güvenmiyorum, güvenemiyorum. Benim inancıma göre farklı işliyor bilimlin ve duyguların mekanizması…

– Ay alemsin Derin; Sen şimdi “biri”ne duygularını teslim edecek kadar güveniyorsun da, “bilim”e teslim edecek kadar güvenmiyorsun öyle mi!

– Evet öyle canım.

– E napacaksın peki böyle, aylarca suratını asıp, gözlerinle boş boş etrafa bakıp, aşk acının dinmesini mi bekleyeceksin?

– Bekleyeceğim…<Bazen bazı şeylerin yoluna girmesi için her şeyin raydan çıkması gerekir.> öyle değil mi? Bir şeyler yoluna girene kadar ben de uçağımı içimdeki otomatik pilota teslim edip, diğer herkes gibi yolculuğuma devam edeceğim, hepsi bu…

(Gerekli gereksiz bir kaç konu da konuşulduktan sonra bu garip telefon konuşması sonlandırılır. ‘Adam’ın eski sevgilisi intihar ettiğiyle; bilim kendini bilmez bir ‘yazar’ tarafından ihanete uğradığıyla; Berrak ağır saçmaladığıyla ve Derin de tipik bir ‘aşık olduğunu sanıp, aşk acısı çektiğine inanmanın vermiş olduğu’ dayanılmaz zannedilen hüzünle öylece kalakalır…)

 

 

 

BAKLAVA PEK LEZZETLİDİR FAKAT PERHİZ YAPMANIZIN VAKTİ GELMİŞTİR…

26 Mayıs 2015

Şanslıysanız eğer ve onlar da şanslılarsa bir şekilde, hayatınıza ailenizden bağımsız olarak giren bazı insanlar  ömür boyu hayatınızda kalacaklardır ve zamanla ikinci aileniz olacaklardır; Bunun tam aksine, hayatınıza herhangi bir zamanda, herhangi bir şekilde giren bazı insanların ise maalesef bir süresi vardır.

Aslında bu süreç şöyle dallanıp budaklanır;

Önce bir girizgah yapılır. Birbirinize kendinizi tanıtma durumu vardır ortada. Kimsin, nesin, ne iş yaparsın, nelerden hoşlanırsın, nerelere takılırsın, hangi otobüsle evine gidersin (çünkü bu hep beraber gidilen bir yerden dönüş için önemlidir :)), hangi eğlence ortamını seversin (bu da yine birlikte zaman geçirip birbirini daha yakından tanıyabilmek için yararlı bir ön bilgidir), evin nerelere yakındır vs. vs., bu liste daha uzayıp gidebilir.

Sonra gelişme bölümüne geçilir; Baktınız her şey yolunda gidiyor, bu sefer arkadaşınızı daha yakından tanımaya başlar ve bunun için uğraş verirsiniz. Arkadaşınız tam olarak hangi müzik türünü dinlemekten zevk alıyor, hangi aktiviteleri yapmadan edemiyor, hangi ortamlarda kendini rahat ve mutlu hissediyor, kimlerle görüşüyor, işini seviyor mu, sizinle zaman geçirmekten keyif alıyor mu, akşam bir yerlere çıktığınızda aynı kafada mısınız, ya da bir araya geldiğinizde ortak bir şeyler icra edebiliyor musunuz, hiç tereddüt etmeden herhangi bir sırrınızı birbirinizle paylaşıp, içiniz rahat uyuyabiliyor musunuz, dünyalar aynı mı, kurulan ilişki tatlı mı, bir şeye ihtiyacı var mı?

Gelişme bölümü önemlidir. Bu bölümde kurduğunuz arkadaşlık, dostluk, aşk, bağ, her neyse; 2-3 ay da sürebilir 2-3 yıl da, daha fazla da…. Ama illa ki bir süresi vardır. Çünkü bazı bağlar, zedelenmeden direk koparılmalıdır. İleride, geçmiş zamanları düşündüğünüz zaman; öfke, nefret, hüzün, acıma veya pişmanlık gibi duygulardan nasibinizi almamak için, süresi geldiğinde o bağı koparmak sizin görevinizdir ve zor da olsa bu, aslında tadında bırakabileceğiniz bir arkadaşlıktır! Hissedersiniz çünkü o sürenin dolmaya başladığını. O bağ zedelenmeye başlarken hiçbirinizin hareket edemeyişinden veya bir nevi umursamayışından anlarsınız. Ama belki siz daha cesaretlisinizdir ve bu bağı koparıp iki tarafın da anılarını kurtaran taraf olacaksınızdır. Bu kişi sırf siz olduğunuz için de toparlamakta zorluk çekmeyeceksinizdir.

Sonuç bölümünde ise şöyle olur;

Artık alışkanlıklar, arkadaşlıklar, takılınılan çevre, restaurantta verilen sipariş, binilen taksi, belki yaşam görüşleri ve amaçları, uygun saatler, önem sıralamaları, kültür seviyeleri, evlerin adresleri kısacası sizi en başta arkadaş yapmaya yeterli olan en zayıf ayrıntılar bile farklılaşmıştır. Artık o süre alehinize işlemeye başlamıştır; Son bir iki çaba, arama veya görüşme günü ayarlama çalışmaları ve “the end”. Artık birbirinizin eski, iyi, eğlenceli, muhteşem kafa insanı değilsinizdir. Artık birbirinizin sonsuza kadar dostu değil, sonsuza kadar ufak bir tebessümle hatırlanacak olan eski arkadaşısınızdır. Darılmaca, gücenmece yok; ikiniz de elinizden geleni yapmışsınızdır (tamam belki siz daha çok çabalamışsınızdır ama ne önemi vardır, ne de olsa o kişi eski dostunuzdur ve buna değerdir.).

İyi ki de tanımışsınızdır.

İkinize de “mutluluklar” dileme zamanı gelmiştir,

Size tanınan süre, siz bitmesine hazır olduğunuz anda bitmiştir…

zamans

 

 

Hastalık

8 Nisan 2015

hasta

Bölüm 1

“Fırtınanın yaklaştığını bilmek” ne demektir anlatayım;

Sabah okula gitmek için kalkmışsındır. Boğazında garip bir şeyler olduğunu sezip evden çıkmadan anneannenin getirdiği ‘kış çayı’ isimli, şekli de küp şekere benzeyen atomu sıcak suyun içine atıp, bir güzel karıştırıp, güzelce içmişsindir. Sonra evden çıkıp okulun servisine yetişmişsindir. Aradan 45 dk geçmiştir ve artık okuldasındır. Yavaştan yavaştan bir halsizlik çökmeye başlamıştır üzerine. “Hayırdır inşallah” diye diye her gün Latte veya Americano aldığın yerden bu sefer Chai Latte almışsındır sırf içinde tarçın, zencefil vs. gibi bitki özleri var diye; yani boğazını yumuşatsın diye. Bununla da kalmamış, okulun yemekhanesinde çorbanı içmişsindir güzelce ama ağır ağır hareketlerle. Halsizsindir hala ama çaktırmıyorsundur. Son derse de girip çıktıktan sonra dönüş yolundasındır. Kafanı servisin camına yaslamak suretiyle hafifçe eğdiğinde “dannn” diye hızlı bir şekilde sola düşürdüğün o an, fırtınanın yaklaştığını bilirsin işte. Artık vücudunu taşıyamayacağın zamanlar bir iki saat kadar uzağındadır.

Bölüm 2 

“Hayal kırıklığı”nın nasıl bir şey olduğundan bahsedeyim;

Şifayı kapalı daha 1 gün olmamıştır ve sen aslında uğradığın eczaneden aldığın ilaçların seni iyileştireceğine dair inancın tam olsa da bir de doğal yollarla kendini sağlamlaştırmak istiyorsundur. (aslında bunların hasta olmadan önce yapılması gerektiğini de biliyorsundur ama bu senin uslanıp akıllanmaz hallerinden sadece birisidir). Bu yüzden evine en yakın, seni en yormayacak markete gidip  meyve sevmediğin halde en azından yemekten zevk aldığın ve vücuduna yararı dokunacağını düşündüğün, tabi bir de o an için bulabildiğin bir iki meyve çeşidini almışsındır; mandalina ve muz. O hiç kaybetmediğin ve iyileşmeye dair olan inancınla evine doğru yol alırken bir yandan da hiç sırası mıydı şimdi hasta olmanın; “yoğunlaşan son dönem projelerim, yapmam gereken case (vaka) analizlerim, olası sınavlarım, işim, görüşmelerim, planlarım, seyahatlerim, ev bulma ve taşıma işlemlerim, mezuniyet hazırlıklarım vs vs. varken hiç oldu mu yani” diye sitem ediyorsundur enerjisiz bedenine. Sonunda evine gelip, kendine bir meyve tabağı hazırlayıp, ilacını içip, hastalık günlerin için evin salonunda özel olarak hazırladığın sıcak yatağının içine girmişsindir. Oyalanmak için saçma sapan bir dizi açtığında, elini usulca aldığın mandalinaya doğru götürüp küçük bir parçayı ağzına gönderdiğin anda yaşarsın hayal kırıklığını işte; mandalina çekirdeklidir ve işin daha da kötüsü, tadı hiç de beklediğin gibi şeker mi şeker değildir…

Bölüm 3

“Her şeye rağmen her şeyiniz olması” anı da şöyle bir şeydir mesela;

Gerek hastalığın verdiği halsizlikten, gerek günün yorgunluğundan, gerekse aldığın ilaçların üzerinde bıraktığı o kaçınılmaz ağırlıktan uyuyakalırsın bir süre sonra. Öyle bir uyuyakalırsın ki ne telefonunu duyarsın, ne kapıyı, ne içindeki sesi, ne kafanda düşünüp durduğun ve uykusuz gecelerine mal olan konuları, ne de sorumluluk hissiyatını… Dolayısıyla bu düşüncesiz ve deliksiz uyku yüklü süreç saatler boyunca sürünce gecenin en abuk saatinde kalkarsın; akşamüstünün en abuk saatinde uyuyakaldığın için… Kalkıp da bir de ne görürsün? Değer verdiğin insanlar tarafından defalarca aranmış, merak edilmiş, umursanmışsın; bu “her şeye rağmen her şeyinin olması anı” dır ve emin ol o derece her şeyin olmuşlardır ki kendini  hasta olup onları meraklandırdığın için suçlu hissedersin 😉

Hastalığım sürdüğü müddetçe bu yazının devamı gelecek; muhtemelen aynı paylaşımın içinde bölümlere ekleme yaparım.

Hepinize sağlıklı günler diliyorum; her şeyin başı o çünkü!

İsmin klişe ama gerçek hali…

Bu da benden gecenin şarkısı;

Wasting My Young Years

…EVE GİDEN YOLU BİRAZ UZATTI…

4 Ekim 2014

semsiye

“İnsan hayatını seçemiyor: Hayat insanı seçiyor.” Paulo Coelho / Aldatmak

Artık en iyisini seçmeye çalışmayı bırakıp, elindekilerden bir tanesini yaşamayı denesen iyi edersin. Çünkü ‘zaman’ dediğin şey, sen daha ‘z-a-m-a’ diyemeden geçiveriyor.

Gerçekçi olalım tamam, kafanda tasarladığın, gecelerce rüyasına yattığın yaşam, pek de şu an içinde bulunduğun gibi değildi. Sorsaydım nasıldı diye sana, muhtemelen cevabın tekdüze olurdu; “Daha iyiydi…”

Zaten daha kötü olsaydı bu konuyu açmazdın bile. Çünkü böyleyiz. Beklediğimizden fazlası geldiğinde çaktırmamaya çalışırız ki standartlarımızın ve hayal gücümüzün düşük olduğunu anlamasınlar. Ama olur da şaş kaza daha kötüsüne rastlarsak, değmeyin isyanımıza. Kaşlarımızı çatmayı severiz, ama bizi daha güzel ve yakışıklı yapmaz malesef. Tüm bunlar olup biterken cesaretimiz, hayatımıza sahip çıkabilmemiz için en üst seviyeye ulaşır gibi yapar, sonra karşımıza en ufak risk içeren bir durum çıktığında, kendini sokabileceği en küçük deliğe sokar. Cesaretimden nefret ettiğim ‘z-a-m-a’ olmuştur. Ama onu evcilleştirdim. İşime yarar hale getirdim.  Hatta daha da ileri gittim ve dışarıda hava nasıl olursa olsun, her koşulda ıslanmayı seçtim. Öyle ki güneşli havalarda şemsiye taşıyıp, yağmurlu havalarda sırılsıklam oluşlarımla ünlüyümdür. Tercih meselesidir bu; Şemsiyem varken, yağmur damlalarını elimde hissetmeyi tercih ederim çünkü. Riski sevmiyor gibi yapar, en olmadık zamanda, en planlamadığım şeyleri yaşamak isterim. En azından bünyem beni buna zorlar diyelim; Bir nevi alışkanlık Adem ile Havva’dan damarlarıma işleyen;) Bir şey bana yasaksa onu yaşamak, bir şeye elleme dendiyse onu elime alıp incelemek, neden elleme dendiğini anlamak, sus dendiyse avazım çıktığı kadar bağırmak, yok dendiyse daha fazlasını bulmaya çalışmak gibi bir şey bu.

İçinde bir yerlerde sen de benim gibisin. Sadece itiraf etmek zordur insanın kendi benliğini kendisine. Onu ben yaşadım. Garip bir andı.

İçinde bir yerde benim gibisin. Bizler çalan şarkıdaki bir kaç sözü, bir kaç notayı kendimize mal edip, tüm şarkıyı sevebilen insanlarız; “Bu şarkı tam benlik.”

Söylediğim şeyler hoşuna gitmiyor olabilir ama bir gün gelecek bana hak vereceksin. Daha iyisi de ne biliyor musun? Beni sevmek zorunda bile değilsin:)

Sen sadece farkında olmak iste! Yağan yağmur şiddetli bile olsa, elinde tuttuğun şemsiyeyi kapatmayı dene. Çünkü nasıl bir hikayeden geçtiğini, olan bitenin ayrıntısını ve tüm bunların içinde nasıl göründüğünü  bilmek isteyebilirsin ileride. Ne yaparsan yap, ne kadar korunursan korun yağan yağmurdan, zaten eve gidene kadar ayakkabıların ıslanacak, belki çorapların bile sırılsıklam olacak. Anlayacağın, tüm bu yolculuk boyunca kendini korumak isterken, sonunda yine hasta olacaksın. Ve inan bana, hasta olmak kadar insanı çileden çıkaran bir durum daha varsa, o da neden hasta olduğunu bilmemektir…

……………………………………..♦……………………………………..

Bir yol buldum, fena değil.

Aslında benim bile değil, sahiplendim..

Çünkü sonbaharı hoşuma gitti,

Renkleri de huyuma…

Sonbaharın kasvetli olduğuna inanır insanlar.

Bütün şarkılarda ayrılık çanları,

Şiirlerde ise dökülen yapraklar…

Bir yol buldum, yürümesi zevkli

Hem hiç de zor değil kaybolması;

Tabi bu, eve giden yolu biraz uzattı…

THIS IS JUST SO SMART / İŞTE BU ÇOK ZEKİCE!

4 Eylül 2014

IKEA Singapur,  2015 kataloğu için hazırlamış olduğu yeni virali ile tüm dikkatleri üzerine çekti.

Apple’a adeta meydan okuyan “Bookbook” isimli bu katalog ile bir çok kolaylık elde ediyorsunuz;

  • Bookbook’un bir güç kablosu yok ve bataryası da sonsuz.
  • Bookbook’la hangi uygulamayı indirmeliyim diye kafa patlatmanıza gerek yok, çünkü Bookbook’ta tüm içerik önceden indirilmiş olacak.
  • Bookbook’un sayfalarını istediğiniz hızla kaydırabilirsiniz (öhöm öhömm, pardon çevirebilirsiniz), herhangi bir bekleme veya sayfada takılma olmayacaktır.
  • Şifre ile güvenlik sağlamaya gerek yok, sadece “Afedersiniz, bu benim!” demeniz yeterli.
  • Bookbook’un bir paylaşım butonu da yok, hoşunuza giden şeyleri işaretleyip, kolayca başkasıyla elden paylaşabilirsiniz.
  • Kataloğa ulaşmak ücretsiz. Posta kutunuzu kontrol etmeniz gerekiyor o kadar. Eğer orada değilse, kendinizi bir IKEA mağazasına götürerek, Bookbook’a oradan da ulaşabilirsiniz.

elikea

Dergi, gazete, roman gibi yazılı mecraları online platformlardan okumayı değil, elinde tutarak, sayfalarını karıştırıp, dokusunu hissederek ve kokusunu duyumsayarak okumayı tercih edenleri heyecanlandıran bir reklam olmuş.

“Eldeki sıradan kaynaklarla, yüksek teknolojiyi nasıl ekarte edersiniz” e güzel bir örnek.

Zekice!

;)

1 Eylül 2014

Aşağıdaki Hakkımda yazısını bir kaç sene önce yazmışım. En kısa zamanda güncelleniyor 😉

 

clarkkent

Lise eğitimimi bitirmeme az kalmışken, “İleride ne olacaksın?” sorularına henüz ciddi ve net bir cevap veremediğim için, üniversitede ne okuyacağımı değil, üniversiteyi nerede okuyacağımı düşünmeye başladım. Çok uzun sürmedi ve İstanbul’da karar kıldım. Durum buyken, pek istekli olmasam da İngilizce bölüm iyidir, İşletmenin de yelpazesi geniştir sözlerine kulak asıp, Özyeğin Üniversitesi, İşletme bölümüne kaydımı yaptırdım. Pişman mıyım? Evet! Ama zaman bu, geri dönmüyor, farkına varmazsanız şimdiki zamanı da alıp götürüyor.

Ne diyorduk? Hakkımda;

Zannediyorum yazı yazmaya 9 yaşımda tuttuğum, yaprakları gül kokan, gayet romantik bir günlükle başladım. Sonraları, uyak çerçevesi içerisinde bir şeyler yazabildiğimi keşfedince de ilk şiirimi ortaya çıkardım; “BALIKLAR”

Tamam belki pek iç açıcı bir deneme değildi ama bence başlangıç için hiç de fena sayılmazdı. Şiirler şiirleri, saçma uyaklar, garip cümleleri kovalarken ben birazcık büyüdüm ve liseyi bitirene kadar da herhalde 4-5 tane günlük eskittim. Üniversitenin ilk senesi İngilizce Hazırlık Eğitimiyle boğuşurken, çok çalışıp kendimi zorluyor olmama rağmen son kura geçerken kaldım. Dolayısıyla hazırlık eğitimim bir yarı dönem daha uzadı. Risk aldım, kaydımı dondurdum ve İngiltere’ye 4 aylık bir dil eğitimine gittim. İşte o 2011 senesinin sonbaharında (İngiltere’nin kasvetli havasında), İngiltere’nin boğucu bir şehir olduğunu söyleyen bir çok kişinin aksine, kendimi farklı ve iyi hissederken, yazı yazma ve başkalarıyla paylaşma isteğimin arttığını fark ettim. Bir blog açmaya karar verdim. O zamanlar teknolojiyle aram pek haşır neşir değildi (hoş şimdi de mükemmel olduğu söylenemez ya!). Bu yüzden de sade, basit bir blogun işimi görebileceğini düşündüm.

Sorgusuz-Sual(siz) de böyle ortaya çıktı > ygmrsmsk.blogspot.com

Bir kaç sene boyunca belirli aralıklarla bloguma, duygularımı, düşüncelerimi, kısa hikayelerimi, şiirlerimi, kısacası  benim kalemime ait olan her şeyi, en samimi şekilde yazdım. Hatta bir ara, üniversitemizin radyosunu kurduğumuz sıralarda, blogumun ismini radyo programıma isim olarak kullanıp paylaşımlarıma orada da devam ettim.

Üniversite eğitimimin son senesini okumaya hazırlanıyorum şimdi ve hep ileride ne olacağıma dair karışık görünen kafam, en azından ne olmak istemediğimin farkına vardı; Ben bir finansçı olamam ya da muhasebeci; bankacı olabileceğimi düşünmüyorum, ya da bir operasyon müdürü. Yazmalıyım ben. Aklıma geleni, yaşadığım veya kafamda kurduğum bir hikayeyi, hayatımı, dostlarımı, aşklarımı, arkadaşlıklarımı, gözlemlediğim ve tanık olduğum hayatları, olayları, günleri, ayları, duyguları, şarkıları, sesleri……

Her zaman kesin ve net değilim,

Arada gel gitliyim,

Bazen çok duygusalım ismim gereği,

Bazense soğuk, donuk ve agresifim.

Biraz kırgınlık var yaşamımda,

Biraz mutluluk ve huzur diğer yanda.

Yapım gereği biraz samimiyim,

Lakin ciddiye alınmıyorsam da sinirlenirim.

Yeri gelir saatlerce dinlerim,

Yeri gelir sıkılır, çıkar giderim.

Gün olur birileri için canımı dişime takarım,

Sonra her şey koca bir saçmalıkmış onu anlarım.

Hayal kurarım, gerçeği yaşarım,

Hayal kurarım yazarım.

Zaman zaman her şey istediğim gibi olsun derim,

Sonra bu yüzden kendimi eleştiririm.

Çünkü herkes gibi ben de biraz bencilim.

Güçlü bir kızım ama işte bundan da çok emin değilim.

Kendimi tanırım, bilirim,

Kaçarsa bir kere, bir daha olmaz hevesim.

Sabırsızım, bazen de deliyim.

Ne yapayım elimden gelenin en iyisini yapıyorum diyelim

Anlayacağınız, Nil’in de bir şarkısında dediği gibi,

Ne Clark Kent’im, ne Superman’im 😉

 

 

Yağmur ŞİMŞEK