Monthly Archives

Şubat 2016

Keeessss-tiiikkkk!

8 Şubat 2016

 

Bazı hikayelere ara vermek gerekir.

Belli bir süre sonra unutursunuz çünkü ne okuduğunuzu; kahramanlarının kim olduğunu; karakterlerin özelliklerini; mekanları, zamanları…. Her hikayeyi sindirebileceğiniz bir yaş ve zaman vardır çünkü. Öncesinde yaşamanız ve deneyimlemeniz; sonrasında da anlamanız ve analiz etmeniz gereken bir hikayedir kendi hayatınız da. Zamana ihtiyacımız var hep; Hep!

Son zamanlarda saçma sapan bir yarışın içinde olduğumuzu fark ettim;

İş bulmak, bulabildiğimiz ilk işe tutunup ismimizin önüne bir sıfat koyabilmek için var gücümüzle, gecemizi gündüzümüze katarak, kısacası kendi varlığımızı unutarak savaşmak (ahh evet evet biliyorum toz pembe bir dünya görüyorum ben, para kazanmalıyız, toplumun ve yaşamanın gerektirdiği şeyleri yapmak zorundayız vs. vs. Ama inanın daha iyi örneklerini gördüm); kendimizi bulunduğumuz ortama kabul ettirebilmek, bizimle aynı okulda okumuş ve belki de bizim edindiğimiz tecrübenin onda birini bile edinmemiş arkadaşlarımızın bizim de başvurduğumuz şirketlerde çalıştığını duymak, görmek ve iyi bir arkadaş olup onları kıskanmamaya çalışmak; Sosyal hayatımızla iş hayatımızı bir düzene oturtmak, sevdiklerimize daha çok zaman harcamaya ve onlarla ilişkilerimize daha çok özen göstermeye çalışırken karşılığını alamamak, yine de iyi niyetli olup derin bir nefes alarak gülümseyebilmek için uğraşmak…

İstanbul’u çok sevdiğimiz halde tiksinç trafiğinde nefessiz kalarak gideceğimiz yere ulaşmaya çalışırken, geçtiğimiz yolların ve manzaraların kıymetini bilemediğimizi fark etmek; Kazandığımız para, para; İçinde bulunduğumuz ekonomi, ekonomi olmadığı için eğlenirken, kültür seviyemize değer katarken bile üçün beşin hesabını yapmak; “E zaten tatmin olamayacaksam neden bu çileyi çekiyorum” diye diye kendimizi sorgulamak…

Her geçen gün ülkemizin ve ülkemiz insanlarının bakış açılarının dibe vurduğuna tanık olmak, yakın çevremizde bile bu lüzumsuz yapılanmayı ve düşüşü gözlemlemek, çok çok az ve kısıtlı bir kesimle mis gibi ülkemizde yalnız kaldığımızı hissetmek, ‘Bastığımız yerleri toprak diyerek geçme’yip tanımaya çalışmak; Attığımız her adımda patlamayacağından ve bir sebep yokken bize de bir tuzak kurulmadığından emin olup öyle yol almak, dolayısıyla paranoyaklaşmak…

Biz diye konuşurken kendimden bahsediyorum aslında; Çünkü yoksunuz belki de nereden bilebilirim ki? Bir olur mu herkesin bir günüyle öbür günü sanki!

Duygusal gelgitler, sezgisel ilerleyişler, içinde tutmalar, dışına patlamalar, durup dururken gözlerinde yaşarmalar, sözlerinde daralmalar, tüylerinde dikelmeler, olur olmaz kahkahalar, sözde eğlenceler, gözden sakınmalar, akışına bırakmalar, sıkı sıkı tutunmalar, dengeyi kurmaya, ikna etmeye çalışmalar, kuru kuru sohbetler, muzurca düşünceler, sakince dakikalar, sessizce adımlar derken artık ara vermesi gerektiğini düşünüyorum içimdeki kızın. Zira vermezsem sonunu bilmediğim ve hiç bir zaman da kontrolünü elime alamayacağım bir akıntıya sürüklenip gideceğini fark ettim… O yüzden de olmayan işimden, sorumluluğumdan, hayatımdan, verdiğim sözlerden, gerçekleştiremediğim planlardan, değiştiremediğim davranışlardan ve anlam veremediğim o büyük karmaşadan istifa ettim.

Bir süre şapkamı önüme alıp düşünmeye, yazıp çizip yepyeni planlar yapmaya, kurduğum hayalleri güncelleyip şekillendirmeye ve en önemlisi karakterimin kim olduğunu, içimdeki sesi dinlemeye karar verdim.

Bir Antalyalı olarak İstanbul’da yaşamanın bir çok açıdan çok büyük bir ayrıcalık olduğunu bilsem de, benden götürdüklerinin farkına varıp enerjimi yeniden toplamak için kendime söz verdim.

Yorgunluğumu Akdeniz’in mavisine bakarak atıp, kokusunu bir güzel içime çekip, kendi gezegenimde hayatı keşfetmek için bir adım attım.

Çünkü “İyi ki var!” dediğim hiç bir şey benden önemli değil bunu farkındayım!