Monthly Archives

Haziran 2015

Üniversite Şöyle Bir Şey;

28 Haziran 2015

photo (1)

Üniversite şöyle bir şey;

Hayatınızın bir 4-5 senesini nadasa bırakıyorsunuz…

Bu süreçte yaptığınız, katıldığınız, öğrendiğiniz, uyguladığınız her şeyle vaktinize ve nak(i)tinize değer katmaya çalışıyorsunuz.

Amacınız hep, bir sonraki yıl, kendinizi daha verimli, daha başarılı, mutlu ve huzur dolu bulabilmek oluyor…

Azıcık bile  yaşama sevinciyle doluysanız, hiç bir şeyi kaçırmak istemiyorsunuz;

Bu yüzden bütün her şeyi bir arada yapabilmek istiyorsunuz..

Enerjinizin doruklara ulaştığı noktada, bazen kolunuzu kaldıramayacak kadar yoruluyorsunuz…

Tüm bunlar olurken yeni insanlar tanıyor, eski dostlarınızla görüşmeye de devam ediyorsunuz;

Onlarla özelinizi paylaşıp, ilginizi ve alakanızı bahşediyorsunuz;

Gelin görün ki azıcık şanssızsanız, sonraları fark ediyorsunuz ki kimi dostluklar çıkarlara göre değişiklik gösterebiliyor…

Çok geçmiyor bunu da kabulleniyorsunuz ve insanlara güvenmekten vazgeçmiyorsunuz;

Yepyeni dostlarınız, arkadaşlarınız, gruplarınız oluyor..

Sonuç olarak kimse kimseyi sevmek veya kimse kimsenin kahrını çekmek zorunda değil, onu anlıyorsunuz…

Aşk-meşk hayatınız hareketleniyor;

Gece hayatınız daha da geçlere sarkıyor.

Sohbetini sevdiklerinizle hava karardı mı oturup bir barda içmenin,

Gündüz ise yine aynı kişilerle birlikte yemek yemenin zevkine varıyorsunuz..

Onlarla her saatin tadı farklı oluyor, keşfediyorsunuz…

Zamanla gittiğiniz kulüplerdeki yüksek desibel müzikten ve tıkış tepiş bir ortamda dans edebilmeye çalışmaktan sıkılmaya başlıyorsunuz;

Onun yerine rakı masasında edilen iki çift muhabbetin tınısı sizin kulağınıza daha güzel gelmeye başlıyor ve bunu “ben yaşlanmışım ya…” diyerek açıklama ihtiyacı hissediyorsunuz; Ama yok, alınan yaş değil bunun sebebi, her insanın başkadır rakı sofrasıyla tanışma evresi…

Üniversitenin ilk bir iki senesinde hatalar, zaman kayıpları ve maddi çöküşler yaşadıktan sonra kendinizi akademik hayatınızı sorgularken buluyorsunuz. Önce okuduğunuz bölümü sorguluyorsunuz; ben bu bölüme ait miyim? Ya da bu bölümü bitirince kendimi ait hissedebileceğim bir ortamda çalışabilecek miyim?

Aslında şu şekilde; Ben bu okulu bitirdiğimde kendimi tatmin etmiş olacak mıyım? Hele de önünüzde bir iki mükemmel örnek varsa; “Ben neden aynı yerlerde olamayayım?” diye kendinizi hırslandırıyorsunuz. Biraz çaba ve gayret gösterip hali hazırdaki durumunuzun biraz daha üzerine yükseltiyorsunuz başarınızı ama yine de yeterli olmuyor bu rakiplerinize ulaşmaya, tatmin olmaya. Dolayısıyla en sonunda küçüklükten beri yanlış öğrendiğiniz bir şeyi kendi içinizde doğru şekliyle yaşamaya başlıyorsunuz; Başkalarıyla yarışmaktan çok, kendi rekorunuzu kırmanın ne kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz.

Bu arada yine hayatınıza yeni arkadaş grupları, varınızı yoğunuzu paylaştığınız dostluk hikayeleri, çarpışık aşk ilişkileri, düğümlenmiş aile mevzuları vs. girmeye devam ediyor.

Bir zaman geliyor bunalıyorsunuz aşırı olandan. Yalnızlığınızı seviyor ve kimi zaman özlüyorsunuz… Siz, keyfiniz ve kahyası bir aradayken ruhunuza iyi gelen bir müzik açıp, bir kadeh şarabınızla kendi dünyanıza hafiften eşlik etmenin tadına varıyorsunuz.

Belli dönemler, belli  ilgi alanlarına ya da aktivitelere takmaya başlıyorsunuz; bu yeni bir müzik türü dinlemeye başlamak, dans kulübüne üye olmak, briç partilerine katılmak, hep denemek isteyip bir türlü vakit bulamadığınız bir sporu öğrenmeye başlamak veya kitap serileri bitirmeye çalışmak olabiliyor… Ama sonra farkına varıyorsunuz ki her şarkının bir demlenme süresi var ve her sanatçının ruhunuza iyi geldiği anlar farklı… (Burada şair “şarkı”yı kullanarak hayatımıza giren herhangi bir alışkanlığı veya bağlantıyı kastetmiş olabilir).

Ailevi meseleler… Bazı ailevi mevzulardan, kendinizi nadasa bıraktığınız bu üniversite  seneleri içerisinde ister istemez biraz uzaklaşmış oluyorsunuz. Bu bazen iyi bazen ise oldukça sancılı bir süreç haline geliyor zaman geçtikçe.. Ailenizle her ne kadar gün aşırı konuşup, paylaşımda bulunsanız da bunun bir türlü yeterli gelmediğini, artık aynı şakalara gülmediğinizi, aynı dertlerden muzdarip olmadığınızı aylar sonra bir araya geldiğinizde, aradan kaçan ve konuşulmayan ne kadar çok konu olduğunu görünce anlıyorsunuz. Ondandır belki ailenizden biri yanınıza geldiği an tüm dünyayı unutup, onları yaşamın güzelliklerini sizin gözünüzden görebilmeleri için farklı bir kampa alıyorsunuz. Aile demişken; Ailesinden uzak bir şehirde okuyan her üniversite öğrencisi gibi zamanla, okuduğunuz şehirde de kendinize bir aile oluşturmaya başlıyorsunuz. Hani yukarıda bahsettiğimiz ve çıkarları olmadan sadece sizin varlığınızla ilgilenen dostlarınız var ya! Şanslıysanız, sizi koruyup kollayan, tek bir kelimenizle bile sizi anlayıp yanınıza koşturan insanlar alıyorsunuz hayatınıza bir daha çıkarmamak, mutlu anlarınızdan ayırmamak, ağlarken omuzlarından uzaklaşmamak üzere.

Yeri geliyor kendinizden uzaklaşıyorsunuz. Aynada baktığınız kişi aynı kişi gibi gelmiyor size. Değişimi yavaş yavaş kabulleniyorsunuz; nihayet kabuğunuzu kırmaya başlıyor, olgunlaştığınızı hissediyorsunuz.

“Hayır” demeyi öğreniyorsunuz. Çünkü bir bakıyorsunuz, kimse sizin kadar özverili düşünmüyor; konu siz veya bir başkası olunca. Ya da siz “İnsanlar ne der?” diye düşünmeye çok alıştırılmış buluyorsunuz kendinizi ve bundan vazgeçmeye başlıyorsunuz, içiniz daraldıkça. Emin olun hayatı insanların  sizin ilerlemenize bir gıdım faydası olmayacak düşünceleri için değil kendiniz için yaşayabilmek en iyisi!

Yeni fırsatlar kovalıyorsunuz; yeni yerler keşfetmek, yeni diller öğrenmek, farklı kültürlerin içerisine karışmak, kimsenin sizi tanımadığı bir yerde, özgürce, kafanıza göre gezmek istiyorsunuz. Bir de bunu paylaşmadan edemiyorsunuz ki onlar da istesinler, onlar da görsünler, gitsinler, görüş açılarını, bakış açılarını genişletsinler…. Çünkü hissediyorsunuz ki bu dünyada yalnız değilsiniz ve sadece sizin gördüklerinizi görmüyor herkes; Başka gözlerden, başka pencerelerden bakmanızın da size değer katacağını her bünyeye aşılamak istiyorsunuz.

Siz fark etmeseniz de bir çok insanın hayatına değiyorsunuz ve yine  fark etmeden onların da sizin hayatınıza ışık veya engel tutmasına izin veriyorsunuz.  Ama zamanla işin ehli oluyorsunuz işte, siz de olası bir durumda gerekenin ne olduğuna karar veriyorsunuz…

Öğrenmeye acıkıyorsunuz yeni şeyler öğrendikçe! Vaktinizi boşa harcamamak, okulun öğretemeyeceği şeyleri de kendi azminizle öğrenebilmek için dört elle sarılıyorsunuz sizden daha çok şey bildiğini düşündüğünüz insanlara, kurumlara, topluluklara. Hızla ilerleyen teknolojiye ayak uydururken bazen raydan çıkıveriyorsunuz. Özünüzü unutuyorsunuz, kim olduğunuzu, nereye gitmek istediğinizi, eskiden neler yaptığınızı… Sonra bir geri dönüş yoluna giriyorsunuz. Geçmişinizi sorguluyor, geçmişinizin işinize yarayan ve sizin canınızı acıtmayan taraflarını geleceğe taşımak için planlar yapıyorsunuz.

Basitleşiyorsunuz. Bu kötü değil! Hayatınızı basitleştirmeye başlıyorsunuz; Daha az insan, daha öz muhabbet, daha temiz ilişkiler, daha kaliteli iletişim, daha fazla mutluluk, daha uygulanası kararlar, daha gerçekleştirilesi hayaller, daha az konuşup, daha çok dinlemeceler ve ‘daha’sı…

Hayallerinizi kurmaya devam ediyorsunuz ama bir süre onları gerçekleştirmeyi askıya alıyorsunuz. Çünkü yaşam savaşı başlıyor hafiften… “Ben önümüzdeki sene <şunu> yapmak istiyorum!” diyorsunuz mesela; sonra kendinize önümüzdeki sene hala üniversitede okuyor olacağınızı ve aslında yapmak istediğiniz şeyi, kendi kazandığınız parayla yapmak istediğinizi hatırlatıyorsunuz. O ay sonunda elinizde kalan paraya bakınca, harcadığınız her kuruşun hesabını yapmaya başlıyor ve harcadığınız yere değip değmediğini sorgulamadan edemiyorsunuz. Böylece hayatınızı finanse etmeyi öğreniyorsunuz…

Öyle bir süreç ki bu; Siz bir dostumun da söylediği gibi dünyaya iyilik yapmaya geldiğinizin farkına varıyorsunuz ve bu iyiliğinizi ulaştırabildiğiniz kadar çok insana ulaştırmanın sizin elinizde olduğunu biliyorsunuz. Anlayabilenlerle ve bunu gerçekten istediklerine inandıklarınızla  bildiklerinizi daha çok paylaşıyor, onlara karşı olan sevginizi daha çok tutuyor, özverinizi daha çok gösteriyorsunuz. Bir de bunun yanında o olmayasıca günler geliyor ve acı gerçeğin farkına varıyorsunuz; Duygusuzluğun, öfkenin, kinin, acımasızlığın ve bencilliğin nasıl ölümcül bir tuzak olduğunu maalesef görüyorsunuz. Gözleriniz yaşara yaşara katledilen insanlara, ağlatılan çocuklara, öldürülen canlara, yıkılan ağaçlara, günden güne mermere dönüşen ülkeye ve insan zihniyetine bakıp, adaletin uzuuuunca bir süre sizin oralara uğramadığına yanıyor, insanlara gerçeği göstermek için elinizden geleni değil elinizden gelmeyeni de yapmaya çalışıyorsunuz. Haksızlığa tahammülünüz gittikçe azalıyor, böyle bir düzene de küfrediyorsunuz. Evet! Bu hurralı geçen 4-5 sene içerisinde küfretmeyi de öğreniyorsunuz ya da bir şekilde öğretiliyorsunuz diyelim.

Selam vermenin, karşılık beklemeden, birine gülümsemenin size ortaya koyduğunuz milyarlardan daha çok kapı açabildiğini görüyorsunuz. (Gülümsemek demişken; Gözlerimin kenarındaki çizgilere kafayı taktığımda geçen gün; “Vay beee, bu yaşta bu çizgilere sahip olmuşum.” dediğimde, okuldan tatlı mı tatlı bir kız arkadaşım bana şunu söyledi; “Gülümsemesi içten ve gerçek olan insanların gözlerinin etrafında çizgiler oluşur!” Yaşlanmak buysa eğer, keşke hepimiz erken yaşlansak ve gözlerimizin etrafında çizgiler dolup taşsa diye düşündürttü işte :) )

 

Saygı duymanın ne büyük bir erdem olduğunu, saygınızı haketmeyen insanlara ödül olarak verdiğinizi fark ettiğinizde anlıyor, bu karşılıksız saygıyı hemen geri çekiyorsunuz çünkü daha çok hakedenler vardır, hissediyorsunuz. Yeri geliyor 5 yaşındaki çocuğun yaptığı tek bir harekete, 50 yaşındaki adamın kurduğu tek bir cümleden bile daha çok saygı gösteriyorsunuz. Doğru ve yanlış, mantıklı ve mantıksız kavramı oturuyor çünkü yavaş yavaş. Kendi doğrularınız, kendi hatalarınız, kendi hayatınız, kendi kişiliğiniz ve karakterinizle gurur duyabilmek için çabalıyorsunuz.

Sonunda o gün geliyor ve bu hayatınızı nadasa bıraktığınız süreç bitiyor; Artık hayata atılmaya daha elverişli bireyler haline geliyorsunuz. Tarlanız daha elverişli hale geliyor ancak hala sürülmeyi bekliyor. Mezun oluyorsunuz işte! Hayatınızın bir diğer dönemi sizi bekliyor!

Şanslıyım ki ben bu 5 seneyi yaşayabilmek için gerekli olan maddi ve manevi şartlara sahiptim; şanslıyım ki beni destekleyen bir ailem, her daim sevgisini eksik etmeyen dostlarım, arkadaşlarım; bu süreci eğlenceli ve kaliteli hale getiren değerli hocalarım, çalıştığım süreler boyunca tecrübeleriyle bilgime ışık tutan direktörlerim, düşüncelerine saygı duyduğum ve söylediklerinden ilham aldığım sevdiklerim vardı….

Dün üniversitemin kapısından içeri son kez öğrenci olarak girdim ve ayakları yere basan, kendi dünyasında yaşamaktan hiç bir zaman vazgeçmeyecek, kim olduğunu ve nereden geldiğini hiç bir zaman unutmayacak diplomalı bir kadın olarak çıktım en sonunda! Öyle görünüyor ki bundan sonraki süreçte üniversitenin değil hayatın, öğrenmekten hiç bir zaman vazgeçmeyecek bir öğrencisi olarak boy göstereceğim podyumlarda :)

Biliyorum ki ben de bir gün ulaşacağım beni katıksız mutlu edecek, yaşadığıma değecek, yıllardır aramaktan vazgeçmediğim içten içe hissettiğim, sarıp sarıp defalarca izleyeceğim o ‘an’a ;

Nasıl yazmıştı Ataol Behramoğlu bir şiirinin “SON”unda;

“Bütün ömrümce aradığımı bulduğumda,

Oturup ağlayacağım

Bir deniz kıyısında…”

Bütün Çılgınlar Sever Beni & Aldatmak

17 Haziran 2015

 

e7980c4ad02ab2c0482a420d115133d7Raflarda yerini alır almaz okuyup bitirdiğim Paulo Coelho‘nun son kitabı  Aldatmak hakkında ne zamandır yazmak istiyordum. Ne yazık ki üniversite hayatının hurralı geçen döneminde bir türlü vakit bulup kafamı toparlayamamıştım. Gelin görün ki geçtiğimiz günlerde Moda Sahnesi‘nde seyrettiğim, sezonun son oyunlarından olan Stefan Tsanev‘in yazdığı  Bütün Çılgınlar Sever Beni tiyatro oyununu izlerken aklıma romandan kesitler gelip durunca dedim ki ben bu iki ayrı hikaye üzerine bir yazı çıkarayım.

Aldatmak romanında kadın-erkek ilişkisine farklı bir açıdan bakış, kadının dünyasını anlamaya çabalayış ve iç hesaplaşmalarına kadar gidilen çok derin bir  çözümleme kaygısı var. Roman her ne kadar ilk başlarda yazarın unutulmaz romanı Simyacı’nın başarısıyla karşılaştırılıp, yetersiz bulunsa da, iki romanın gerek konu, gerek bakış açısı, gerekse kullanılan dil bakımından apayrı kulvarlarda yarıştığını rahatça anlayabiliyoruz. Öyle ki romanlarda kocasını aldatan kadın gerçeği ve aslında içten içe bazı aldatma vakalarında kadınlara hak verilmesi, üzerine bir de bunun anlatılması pek de alışıldık bir yaklaşım olmadığından, Aldatmak; ataerkil düzenden gelen okuru afallatan bir roman niteliği taşımaktadır bana göre.

Bir diğer taraftan Bütün Çılgınlar Sever Beni, kadın-erkek ilişkilerinde ve özellikle evlilikler söz konusu olduğunda kıskançlığın tarafları ne kadar farklı ve deli düşüncelere sokabileceğini, bu durumun aşırı güvensizliğe kadar gidebileceğini, komplo teorilerinin boy gösterip, kadını ve erkeği; hem dostluk hem de ilişki mevzusunda nasıl farklı yerlerde konumlandırabileceğini yalın bir hikayeyle, ufak soru işaretleri ve biraz da mizahla ortaya seriyor.

Muhtemelen oyunun hikayesine, oyunun ismini Google‘a yazdığınız anda kolayca ulaşabilirsiniz ama ben sizlere kendimce kısa bir özet geçeyim;

Yosif (Mert Fırat) oldukça şımarık, belki de kendisine olan güvensizliğinin doğurmuş olduğu bir duyguyla fazlasıyla paranoyak, havalı, her durumda kendini zeytin yağı gibi üste çıkarabilecek, oyunda bir yerlerde Maria’nın “kadınların serserilere aşık olduğu”ndan bahsederken kullandığı gibi “serseri” bir karakterdir. Bu arkadaşımız her nasılsa, ortada hiç bir kanıt ve gözle görülür bir ihtimal yokken Maria (Öznur Serçeler)‘ın kendisine olan sadakatinden şüphe duymaya başlamıştır. Ama bu öyle ufak çaplı bir durum değildir. Maria’nın fazlasıyla mükemmel olan sadakati, bunu destekleyici mükemmel güven verici tavırları da Yosif’i huzursuz etmektedir. Bir gün eski dostu Angel (Volkan Yosunlu)’a sürpriz yapar ve biraz da kendisi evlendiği için Angel’ın onunla görüşmeyi bıraktığını düşündüğünden sitem eder. Bu sadakatsizlik düşüncesi beyninin içini kemirip durduğundan,  Angel’ı onunla birlikte Maria’ya hiç de adil olmayan bir oyun oynaması için bir şekilde ikna eder. Çünkü aslında Yosif’in inancına göre, “Bir kadını kimse baştan çıkarmaya çalışmamışsa kadının kocasına sadık kalmaktan başka çaresi yoktur’’ ve bu konuda karısını kaybetmeyi göze almadan, en yakın ve tek güvendiği dostu Angel’la bir olmasının hiç bir sakıncası yoktur. İşte olaylar, Maria için kurulan bu çirkin oyunun planlanmasından sonra çok farklı bir şekilde gelişmeye başlar.

Aslında şöyle bir durum var; kadın-erkek ilişkilerinde o kadar alışılmıştır ki bir şekilde ilişkilerdeki duygunun, sevginin, saygının, sadakatin, eğlencenin ve enerjinin bir gün gelince azalacağına; fazla mükemmel ilerleyen bir ilişki bile şüphe uyandırabilmektedir tarafların içinde. Bu aslında kadın ve erkek dünyaları olarak biraz da bizi oturup düşünmeye sevk edecek bir gerçektir. Paulo Coelho’nun yazdığı karakter de tam bu yüzden başlamıştır o’nun dünyasını belki de alt üst edip o’nu hüzne sokacak bir arayışa girmeye; “Aslında hayatımın mutlu ve kusursuz olmasından bıktım. Ve sadece bu, belli bir zihinsel hastalığın belirtisi olabilir.”

Belki de Aldatmak‘taki kadının sunduğu aynı gerekçeler, oyundaki Yosif’in paranoyaklık, aşırı kıskançlık gibi zihinsel bir rahatsızlığa yaklaşmasına neden olabilir. Ya da Yosif, kendi yaptığı hatalarla Maria ile aralarında oluşan sadakatin iplerini o kadar çok kesmiştir ki, Maria’nın sadakatsizliğine karşı olan aşırı paranoyaklığı, ayaklarının dibine düşen sadakatinin vicdanını daha fazla rahatsız etmemesi için kullandığı bir paravandır. Aldatmak‘tan bir cümle geliyor yine aklıma; “Körlerin en fenası, görmek istemeyendir.”

8efe0583-e3e5-4d54-84e0-066755ef31ccOyunun sonlarına doğru her ne kadar Yosif durumdan işkillenmeye başlamış ve durumu kurtarmaya çalışmışsa da olaylar hiç de düşündüğü gibi gelişip, sonlanmamıştır. Paulo Coelho’nun Aldatmak’ta bahsettiği gibi sorgulanan kişilerin geçtiği 5 aşama vardır; “savunma, kendini övme, kendine güvenme, itiraf ve olanları düzeltme denemesi.” Yosif son aşama olan ‘düzeltme’ denemesinde de başarısız olduğu gibi aslında en yakın dostunu da kendi komplosuna kurban vermiştir; ya da şöyle diyelim, kendi komplosunun kurbanı olmuştur. Çünkü belki de sözler ölmeyip, tıpkı onun söylediği ve Maria’yı hataya düşürmek için kullandığı gibi tohumlanmış ve en ihtiyaç duyulan zamanda ortaya çıkıp, Angel ve Maria’nın içini kemirmiştir. Aslında bu aşamadan sonra Angel’ın onun yakın dostu olup olmadığı da tartışılacak apayrı bir blog yazısı konusudur.

Ben Mert Fırat’ın , Volkan Yosunlu’nun ve Öznur Serçeler’in canlı performanslarını ilk kez izleme fırsatı buldum ve öyle görünüyor ki bundan sonra da sahneleyecekleri oyunların büyük takipçilerinden biri olacağım. Öznur Serçeler’in oyunun karakteri Maria’yla uyuşan zarif, güzel, yetenekli oyunculuğu ve yan flüt ile gerçekleştirdiği canlı performansı; Volkan Yosunlu’nun aşk ve dostluk üzerine kendi içinde girdiği çatışmayı sahneden seyirciye aktarışı ve Mert Fırat’ın mizah duygusuyla birlikte verdiği tam da rolünün adamı imajı, oyunculuğu ve tarzı konusunda sergilediği farklı duruşu takdire şayandı.

Not: Halkımıza tiyatro seyircisinin nasıl olması gerektiği konusunda nasıl bir eğitim sürecine gireriz diye düşünmekteyim. Fikri olan, birlikte bir sosyal sorumluluk projesi geliştirmek isteyen varsa gerçekten bunu hayata geçirmek istiyorum. Örneğin bir abla vardı; tüm oyun boyunca patlattığı flashlara aldırmadan fotoğraf çekmekle kalmadı, yanındakiyle koyu bir muhabbete daldı.

Not 2: Umarım Moda Sahnesi koltuklarını ve koltuk düzenini hiç bir zaman değiştirmez. Gerçek bir tiyatro kokusu aldım, güzeldi…

 

Bir Garip Telefon Konuşması

3 Haziran 2015

 

birgariptelefon konuşması

 

(Telefon konuşmasının ortaları….)

– Evet evet… Aynen dediğim gibi..

– Ay yok ben yanlış anladım herhalde…

– Ya kızım hayır, doğru anladın diyorum, yapmışlar işte!

– Ama Berrak, adamların işi gücü yok bununla mı uğraşmışlar yani?

– Derinciğim, adamların işi araştırmak, keşfetmek, bulmak; konuyu da senin keyfine göre değil, inandıkları veya ilgilendikleri alanlara göre seçiyorlar. Kansere çare bulmaya çalışırlarken mantıklı, kalbine çare bulmaya çalışırlarken mantıksız mı oluyor yaptıkları, bir düşün bakalım.

– Tamam, tamam haklısın da ne bileyim, ilk kez böyle bir şey duyuyorum, ani tepki verdim herhalde.

– Ha şöylee aşk kadını!

– E peki anlat nasıl bir şeymiş bu, tüm aşk acılarımızdan nasıl kurtaracakmış bu tedavi yöntemi bizi?

– Öncelikle bu bilimsel araştırma sadece kadınlar üzerinde ve sadece kadınlara özel olarak yapılmış; yani aslında bu fikirle ilk ortaya çıkan bilim insanı, sevgilisini terk ettiği için, onun intiharına sebep olan bir adammış. Bu yüzden kadınların duygularına ve kalplerinin işleyişlerine yönelerek ilerlemeyi tercih etmiş.

– Ne diyorsun!!! Hikaye şimdi daha ilgi çekici gelmeye başladı.

– Salça olma da dinlemeye devam et; Adam bu kötü olayı yaşadıktan aylar sonra bir gün, dişinde hissettiği dayanılmaz bir ağrı sonucu soluğu dişçide almış. Hemen ertesi gün dişinde kanal tedavisine başlanmış. Adamın ilham aldığı olay da tam bu durum olmuş. Sen hiç yaptırdın mı kanal tedavisi?

– Yok yaptırmadım.

– Ben yaptırmıştım. Biraz sinir bozucu.

-Nasıl bir şey bu tedavi? Adamın araştırmasıyla ne ilgisi var?

– Şimdi dişlerimizin içinde Pulpa adında; sinir, kan, lenf vs. damarlarını içeren yumuşak bir tabaka var tamam mı? Bu tabaka artık çürümeye hasar görmeye başladığında, dişlerimizdeki o dayanılmaz ağrıyı filan da hissetmeye başlıyoruz. Tıpkı aşk acısı yaşadığımızı, belli bir yere kadar hasar gördükten sonra fark ettiğimiz gibi.

– Doğru diyorsun valla! Aslında aşk acısı çekmemizin tek sebebi son anda gelinen nokta değil; terk etmek veya terk edilmek değil yani; o süreç içerisinde yaşadıklarımızın da büyük etkisi var.

-Kesinlikle işte! Anlayacağın ruhumuz hasar görmeye, kalbimiz çürümeye başlayınca tıpkı Pulpa’daki hasarın yarattığı gibi kalp ağrıları, aşk acıları çekmeye başlıyoruz. Adam da buradan yola çıkmış işte!

– Bir dakika, bir dakika, nasıl? Tamam anlattıklarını anladım hatta mantıklı bile buldum benzetmeyi ama buradan nereye bağlanabilir ki bu araştırma?

– Kalbindeki Pulpa’yı temizliyorlar Derinciğim ben sana bu şekilde söyleyeyim…

(bir kaç sn. süren bir sessizlik olur)

– Bir dk. bir dk., nasıl olur? Bildiğimiz gerçek kalbimizden mi bahsediyorsun sen Berrak?

– Ay eveeet!! Hele şükür! Aşk kadını olabilmişsin ama meşk kadını olamamışsın Derin ya, kavuşturamıyoruz bir türlü fikirlerimizi seninle!!

– Aman Berrak, sanki her gün böyle bilimsel bulgulardan bahsediyormuşsun da anlamakta zorluk çekiyormuşum gibi konuşma Allahasen. Zaten derdim başımdan aşkın…

– Tamam kızma hemen… İşte zaten derdin başından aşkın, pençesine düşmüşsün diye aşkın sana anlatıyorum bunları kızım. Kendini aşk acısından yiyip bitireceğine, gel şu yöntemi ilk deneyenlerden biri de sen ol! Gidelim beraber, destek olurum sana, ben üzgün görmek istemiyorum artık canım arkadaşımı.

– Hayatta olmaz efendim. Bir kere ben bilime duygularımı teslim edecek kadar güvenmiyorum, güvenemiyorum. Benim inancıma göre farklı işliyor bilimlin ve duyguların mekanizması…

– Ay alemsin Derin; Sen şimdi “biri”ne duygularını teslim edecek kadar güveniyorsun da, “bilim”e teslim edecek kadar güvenmiyorsun öyle mi!

– Evet öyle canım.

– E napacaksın peki böyle, aylarca suratını asıp, gözlerinle boş boş etrafa bakıp, aşk acının dinmesini mi bekleyeceksin?

– Bekleyeceğim…<Bazen bazı şeylerin yoluna girmesi için her şeyin raydan çıkması gerekir.> öyle değil mi? Bir şeyler yoluna girene kadar ben de uçağımı içimdeki otomatik pilota teslim edip, diğer herkes gibi yolculuğuma devam edeceğim, hepsi bu…

(Gerekli gereksiz bir kaç konu da konuşulduktan sonra bu garip telefon konuşması sonlandırılır. ‘Adam’ın eski sevgilisi intihar ettiğiyle; bilim kendini bilmez bir ‘yazar’ tarafından ihanete uğradığıyla; Berrak ağır saçmaladığıyla ve Derin de tipik bir ‘aşık olduğunu sanıp, aşk acısı çektiğine inanmanın vermiş olduğu’ dayanılmaz zannedilen hüzünle öylece kalakalır…)