Monthly Archives

Ağustos 2014

EDA HANIM

27 Ağustos 2014

EDAHANIM

Kaçtıklarımız gerçeklerimiz değildir hep, korkutur bazen hayal ettiklerimize de ulaşıyor olabilmek…

Ve işte şimdi tamamlanmıştı bütün hikaye. Yaklaşık  altı aydır düzenli olarak, haftada iki gün, toplamda doksan altı saattir karşısında kendini aslında psikoloğu gibi görünse de arkadaşı olarak tanıtan hemcinsine anlattığı, üzerinde düşünerek gecelerini çürüttüğü, beynini yediği, zaman zaman mantıklı, zaman zaman saçma sapan bağlantılar kurduğu, üzüldüğü, ağladığı, zırladığı, kendini gülmeye zorlayıp durduğu ve bir türlü kimseyi inandıramadığı, inandırsa da kendi tarafına çekemediği bu uçsuz bucaksız hikayenin sonuna gelmişti. Kimi zaman sadece biyolojik bir varlık olduğunu unutup, bütün benliği duygularından oluşmuş gibi davranıp bünyesini sonuna kadar kullanmıştı, bazen de taş kesilip, defalarca kalp kırmıştı. Bir ara tüm amacı kendini güldüren insanları bulup onlarla bir ömür boyu yaşamaktı. Bazen kendisine göre haklıydı, bazen başkalarına göre haksız. Zamansızlıktan yakınırdı hep. Yani aslında fazla olan zamanını iyiye kullanamamaktan. Bir de otobüste yolculuk ederken zamanını boşa harcama; ders çalış, kitap oku diyenlere de kıl olurdu çünkü hiç bir şey yapmadan, sadece etrafını gözlemleyip, konuşulanları duymanın gizemli olduğunu düşünürdü. Bambaşka hayatlardan bambaşka kesitleri, kendi kafasında birleştirir kendi hayatına sokardı. Yani anlayacağınız hikayenin orta yerinde bazen hiç tanımadığınız karakterler girer çıkardı o varken. Mutlu olurdu bu durumdan… Başkalarının onun hayatını çözemiyor oluşu ona zafer gibi gelirdi bir zamanlar, ta ki birileri tarafından anlaşılmak isteyene kadar.

Sonra o gün geldi. Şimdiye kadar yer eden çatlaktan sızan hayatını o gün çözdü. O gün çatlakların aslında hayatları daha da sağlamlaştırdığını, siyah ve  beyaz ona ayrı ayrı yakışmasa da, grinin onda güzel durabileceğini gördü. Gözü açıldı, gülüşleri saçıldı etrafa.

Kaçıyordu çünkü. Kendini çözene kadar, hayallerini ölümsüzleştirene kadar farkına bile varmamıştı neyden kaçtığının. Gerçeğinden, yani o an yaşadığı, onun çoğunlukla içini acıtan ama hayallerini arada kayıran gerçekliğinden korkuyordu. Yaşasındı ve bitsindi hep, gerçeği onun gözünde buydu. Ama düşledikleri ulaşılmaz olmalıydı. Hani kendini hep aynı çevrede yaşamaya alıştırmış insanlar vardır ya, daha lüksüne, daha iyisine eriştikleri anda tedirginleşmeye başlarlar adım atarken bile. Bu da onun gibi bir şeydi. Düşlediği şeylerin gerçeğe dönüşebilecek olması onu korkutuyordu. Nerden baksan bu güzel bir şeydi aslında, hatta mükemmeldi. Ama o böyle düşünmüyordu. Düşledikleri gerçek oldukça o kesin mahvederdi. Kendini tanıyordu. Onun karakteri buydu ve böyle yaşamalıydı. Ne bir eksik ne bir fazla, ne dururdu yerinde, ne de açılırdı daha da. Ama sonra, yani  altı ay, haftada iki gün, toplamda doksan altı saat kendisinin aslında psikolog değil arkadaşı olduğunu söyleyen hemcinsine olan biteni, veya olmayanı ve dolayısıyla bir türlü bitmeyeni anlattığı sırada bir gün, aniden, anladı. Sanki lisede bir matematik problemini arkadaşına anlatmaya çalışırken, problemin çözümünü kendi anladığı gibi, sözde sorunlarını sözde arkadaşına anlatırken kendisi anladı. Gözlerini açtı, kafasını kaldırdı, ayağa kalktı ve ‘arkadaş’ına  “Teşekkür ederim, dinlediğin için” dedi, sakince arkasını döndü, paltosunu giydi, siyah süet çizmelerinin topuklarını tıklata tıklata kapıdan çıktı ve hafifçe kapıyı kapattı. Geçerken bir kaç kişi onun gözlerinin içine baktı, gülümsedi, devam etti ve dış kapıdan da kurtulduktan sonra derin bir nefes aldı. Artık hazırdı, çünkü anlamıştı. Bir taksi çevirdi. “Etiler’e lütfen”. İndi. Seri adımlarla gideceği yere varmaya çalışıyordu. Heyecanlıydı. İlk aradan sağa döndü her zamanki gibi. Ne? Her zamanki gibi mi? Kaç kere gelmişti ki bu yolu? Bir kereydi, o da hava karanlıktı. Ama düşüncelerinde o kadar kurup durmuştu ki bunun hayalini. Kurdukları arasından gerçeğe dönüşmeyi en çok hak eden hayali belki de buydu. En gerçek olması gerekeni. Hikayeye girmeye hak kazananı… Eskiden beri bildiği tanıdığı ama aslında her dakika yeniden yaşanması gerekeni. Önce bir kahveciden filtre kahve almalıydı. Severdi. Hem öyle onca zamandan sonra eli boş gidilmezdi. Yine seri ama garip bir heyecanı sürdürme endişesiyle gitti geldi. Bu sefer elinde filtre kahvesi, dudağında bükük gülümsemesi, gözlerinde endişesi, saçlarında tel tokası, üzerinde onu en şişman gösteren kazağı ve ayağında süet çizmesi vardı. Yanaklarında biraz allık evet ama dudaklarına hiç bir şey sürmemişti. Ahh işte, arkadaşları hep derdi ona “bir şeyler sür şu dudağına, millet çölde susuz kaldın sanacak.” Niye dinlemezdi ki ara sıra da olsa arkadaşlarının tavsiyesini. Amaan… Yıllardır kurduğu bu hayal sadece dudağındaki renk için gerçekleşecekse hiç gerçekleşmesindi. Böyle diye diye bu duruma gelmişti zaten ama o an kendi moralini bozmamak için çaktırmıyordu gene kendisine. Kapıda bekleyeli on saniye geçmişti ama sanki on dakikadır orada gibiydi. Sonra aralandı kapı, daha da açıldı.

Elinde iki tane kupayla “Nerede kaldın, ha geldi ha gelecek dedim durdum.” dedi iki tane göz .

Şaşırmıştı. Nasıl olurdu. Nasıl bilirdi geleceğini. Yoksa yine bütün bunlar bir hayal ürünü müydü? Yoo… Nasıl hissedecekti ki o zaman bu eli…..

 

“Eda hanım.. Eda hanım… Beni duyuyor musunuz?”

Gözleri kamaştı ışıktan. Ne olmuştu? Neredeydi? Hani en son.. O… Hani hiç gitmediği.. Senelerdir görmediği.. Nasıl yani, yoksa hepsi? Yok canım. Olamaz… Sonra kapıdan o göründü… Elinde yine iki kupa, sıvışıverdi yanına. “Ağız tadıyla içirtmedin bir türlü kahvemizi. Nasıl bir heyecansa bayılıverdin. Soluğu hastanede aldık seninle. Tabi sen hatırlamazsın. Beni nasıl korkuttun anlatamam Eda.” Eda sarıldı….

Gözlerini kapadı, korktuğu gelmedi başına.

Hayali gerçekti ve gerçek, şimdi hiç olmadığı kadar güzeldi.