Monthly Archives

Mayıs 2014

BİR ZAMANLAR UZAY BOŞLUĞUNDA KAYBOLAN BİR ARKADAŞIM VARDI… SONRA O’NA NOLDU BİLMİYORUM.

28 Mayıs 2014

01Sevgili Sorgusuz-Sual(siz) takipçileri.

Bugün çok kasvetli ve bir o kadar da boş kaldıkça kendimizi sorgulayabileceğimiz günlerden sadece biri.(Biliyoruz ki eğer şanslıysak bunlardan önümüzde daha binlercesi olacak. Çünkü hata yapmaktan ve kendimizi sorgulamaktan vazgeçmeyeceğiz.)

Her neyse, işte o günlerden birinde, aklımda durmadan başa dönen bir şarkıyı internetten bulup (internet için teşekkür ederim!) dinlemeye koyulmuşken bu yazıyı yazma kararı aldım.

 

Durmadan başa döndürdüğüm şarkı; nam-ı diğer ‘bugünün şarkısı’:

http://www.youtube.com/watch?v=w7ZgShUIfQc
“E tamam Yağmur konuya gir” diyecek olursanız, ortada öyle belli başlı bir konunun olmadığını da belirtiyor, yazmaya devam ediyorum. Benim ne zaman spesifik bir konum oldu ki? Cümlelerimin ucu hep açık, sıradan veya garip… Fazlasını ummayın, sadece fazlası olduğu zaman takdir etmeyi bilin yeter (yazar burada herkes adına konuşuyormuş gibi).

Aslında konu tam da şu olabilir (kesinlik yok yine);

Daha fazlasını umduğunuz zaman, her şey istediğiniz gibi gitmeyebiliyor.

Şarkıdaki gibi annenizin sözünü dinlemediğiniz zaman da…

Hayal kırıklıkları var…

Fazlasını umduğumuz zaman, daha doğrusu bazı şeyleri gözümüzde büyüttüğümüz zaman, sonunda ulaştığımız şey tamamiyle hayal kırıklığı olabiliyor.

O yüzden canınız eğlenmek istiyorsa eğlenin.

Eğer o hoşunuza giden şekerlemelerle ve çeşitli ilginç planlarla dolu olan yol ilginizi çekiyorsa, yanında yürüyeceğiniz kişi veya grup kafanıza uyuyorsa, sadece gidin.

Döndüğünüzde ne ile karşılaşacağınızı bilemezsiniz, ama o yoldan geçmedim de demezsiniz. Hani kim bilir belki de dönmezsiniz;)

Şayet gerçekçi davranmayıp, kendinizi kendinize maceracı tanıtmışsanız, o gözünüzde abarttığınız yol adeta işkenceye dönüşebilir.

Herkesin sizden gerçek olanı duymaya hakkı yoktur belki size göre, kendinize açık olun yeter işte.

—————•————–
Ve bazen sadece ‘olur’ dersiniz…
Siz artık olan biteni takmayan biriyseniz, yorulmuşsanız hesap kitaptan, artık birisinin ‘hadi’ demesini bekliyorsanız, hali hazırdaki durumdan sıkılmışsınız demektir.

Ve böyle zamanlarda sadece ‘olur’ dersiniz.

Yapılan tüm planlar gözünüze mükemmel görünür.

Çünkü birinin sizi yönlendirmesine ihtiyacınız vardır.

‘Olur’ dersiniz ve işte o an kırılmayan nokta kırılır.

Ya geri dönmekten korkarsınız,

Ya da ileri gitmekten.

Ya çok olmaktan tırsarsınız,

Ya da hiç olmaktan.

Ama aslında birileri sizi bunun için uyarmıştır.

Ne yazık ki siz aslında, nerede olduğunu bilmediğiniz bir dünyaya,

Sizi nereye götüreceğini bilmeyen bir insanla gitmeyi tercih etmişsinizdir.

Ama aslında anneniz sizi bunun için doğurmamıştır.

O’nun için de!

Ya da benim için de :p
Siz hep daha iyilerine layıksınızdır ona göre.
Herkesin iyilik anlayışı farklıdır işte.
‘İyilik’ başka, ‘sağlık’ başkadır.
Biri size ‘Nasılsın?’ dediğinde
cevabınız ‘iyilik, sağlık’ olabiliyorsa, aslında siz bir çok açıdan mutlu bir insansınızdır

 

 

Her neyse…

Bu blogun yazarı Yağmur Ş.* olarak demem o ki;

Bazen sırf havası güzel diye gittiğiniz şehirde fırtına kopabilir,

Lezzetine bayıldığınız bir yemeğin içinden başkasının saçı çıkabilir.

Herhangi birinin üzerinde gördüğünüz elbise, sizde pek de istediğiniz gibi durmayabilir,

Tıpkı başkasının yanında gördüğünüz kızın veya erkeğin,

Sizin elinizi tuttuğunda aynı duyguları hissettirmeyebileceği gibi…

Hayal etmek bir zevk,

Hayal ettiğinizi yaşamak bir şans,

Yaşadığınız şeyden pişman olmak ise bir kendini bilmezlik meselesidir.

 

 

 

 

 

 

*Yağmur Şimşek; daha 23 yaşında, ismi kolay söylenemeyen ve çok zor akılda kalan bir vakıf üniversitesinde, sıradan bir bölüm okuyan, 3.sınıf öğrencisidir.Kendi kendine, istediği yolu bir türlü bulamadığı için biraz kızgın olsa da etrafına pozitif enerji yansıtmaya çalışır.Şimdiye kadar yaşadıklarından öğrendiği bir çok şey vardır.İster anlamlı bulursunuz, ister saçmaladığını söyler durursunuz ama hatırlatmalıyım ki şu anda onun blog sayfasını okuyorsunuz;)

 

 

 

 

Kasvetli mi kasvetli,

Sorgulu ve Sualli,

Radyo programımın ismi ile tamamiyle zıt bir gün diliyorum.

Söylemeyi unutmamalıyım ki; ‘biz’i çok seviyorum.

Çünkü ‘biz’ cesaretli insanlarız.

<Aranızda Elizabethtown’u izleyen var mıdır acaba? >

 

 

THE IMAGINED VILLAGE – SPACE GIRL 

“My mama told me I should never venture into space,

But I did, I did, I did,

She said no terran girl could trust the martian race,

But I did, I did, I did.

 

A rocket pilot asked me on a voyage to go,

And I was so romantic, that I couldn’t say no

That he was just a servo robot how was I to know?

So I did, I did, I did.

 

She told me never venture out among the asteroids

Yet I did, I did, I did.

And she said that the Milky Way was something to avoid

And I did, I did, I did.

She said that Venus was too hot and Saturn not much fun

And bug-eyed monsters tended to be just a trifle dumb.

She said I’d need a blaster and I’d need a freezer gun

And I did, I did, I did.

 

My mama told me never trust a space engineer

And yet I did, I did, I did.

She said freefall and superdrive would surely cost me dear

Yes they did, they did, they did.

I’ve been as far in hyperspace as anyone can,

I’ve travelled through the time warp in the Psycho Plan.

They say a girl must travel far to find her superman

And I did, I did, I did”

 

 

 

 

 

 

 

SEVGİLİ UMA’NIN, CLARA İLE YÜZLEŞMESİ

25 Mayıs 2014

Screen Shot 2014-08-21 at 2.59.30 PM

In a Bar- Tango with Lions

“Az insan tanıyor ve kimseyi de sevmiyordum.” 

Vladimir Nabokov, Göz 

   Bildiğin gibi değil Clara. Günden güne eskidiğimi hissediyordum. Çünkü her şeyimiz ikinci eldi. İlk başta bunu sorun etmiyordum. Durumumuz ortadaydı. Koltuklar veya dolaplar eski olsalar da bu benim için çözülemeyecek bir problem değildi. Bir terziyle anlaştım. Koltukların üzerlerine yep yeni örtüler diktirttim. Gerçekten çok güzel görünüyorlardı. Dolapların raflarına kağıt döşedim. Her şey ilk günkü gibiydi sanki. Öyle ya yuvayı dişi kuş yapar, erkek kuş dağıtır, dişi kuş toparlar, erkek kuş yine ortada bir yerlerde ya bir çorap tekini ya da içtiği kahvenin bardağını bırakırdı. Sonra şey, o koku… O kokuyu evden ve sokağımızdan çıkarmak için çok uğraştım. O eskimiş koku. Sanki hiç bir zaman rahat bir nefes alamayacakmışım gibi peşimden gelen koku. Sen de pişmanlığın, ben diyeyim bir anlık kararın kokusu… Eskiden bu kadar farkında değildim kokuların insan hayatında kapladığı yerin, değerin. Öyle ki her 4 ayda bir parfüm değiştirirdim, kendi kokumu bir türlü bulamamıştım, bundan olsa gerekti o telaşım. Her neyse, farklı oda kokuları aldım. Her yere sinsin diye çok uğraştım. Sonunda başardım, en azından ben öyle sanmıştım..

  Bildiğin gibi değil Clara. Bu yeni yere alışmaya çalışırken çok yoruldum, yıprandım. Gidersem bir yerlere veya o gelirse benimle  her şeyi halledebiliriz sanmıştım. İkinci elden olma bir yaşamımız vardı sanki. Bu öyle bir his ki, sanki ben hiç yeni olamayacakmışım veya elini tutan ilk kişi kalamayacakmışım gibi. O vitrinde görüp, “aa yeni çıkmış, kesinlikle benim olmalı” dediği ayakkabılardan biri, ya da bir bara girdiğinde, “şurada tek başına oturan kızı daha önce görmemiştim, hmmm tanışmalıyız belki de” dediği kızlardan biri de olamayacakmışım gibi. Bana hiç yeni olduğumu hissettiren şeyler yapamayacaktı. Özenle temizleyip bir kenara koymayacaktı veya eskir diye düşünüp bir süre evde bekletmeyecekti beni. Öyle de yapmadı zaten. Bıraktı ve gitti.

O yeni insanlar tanıyordu ve ben ikinci kez farklı bir kişi olarak tanıştığım insanlarla yetinmeye çalışıyordum.

“Az insan tanıyor ve kimseyi de sevmiyordum.” (Vladimir Nabokov)

O kadar isteksizdim ve o kadar karar vermiştim ki bu ismini bile söyleyemediğim kasabadan ilk fırsatını bulduğumda tüğeceğime (sanki daha önce hiç bir yerden tüğmemişçesine), kimsenin telefon numarasını bile bir kenara yazmak istemiyordum. Başıma bir şey gelse ve birini aramam gerekse, ben aslında orada hiç yoktum. Bir kuyuya düşebilirdim mesela ve bu kasabada her şey gelebilirdi başıma. Düştüğüm kuyudan bağırsam, bir kaçı beni duysa bile bana yardım elini uzatamayacak kadar sevmiyordum kimseyi, e onlar da beni…

Gitmesem olurmuş, ama gittim. İnanmak gibi bir hata ettim. Ufacık da olsa bir inancım vardı yeniden başlayacağıma dair, çünkü insan dediğin inanmazsa delirir.

    Bildiğin gibi değil.. İşte orada anladım yaşadığı şeyleri ikinci kez yaşamak insanı nasıl bezdirir. Üzgünüm Clara, belki tüm bunları duymak istemezdin ama tek arkadaşım sendin ve başka kimse yoktu arayabileceğim. Şimdi gerçekten yok olup gideceğim ve korkarım, yine de değişemeyeceğim.

İşte garip bir şarkı, şimdi sana dinletmek istediğim;

http://www.youtube.com/watch?v=ZgTers13LtE

“Be a pain killer, not a vitamin.”

21 Mayıs 2014

Startup Turkey 2014’te yaptığı konuşmasında Vitaly Golomb,

“Be a pain killer, not a vitamin.” demişti…

Ülkenin şimdi hafifletici aksiyonlara değil, kesin çözümlere ihtiyacı var.

Tabi yerse…