Monthly Archives

Ağustos 2013

KENAN’IN YALANDAN HİKAYESİ

31 Ağustos 2013

Kenan gece lambasını yaktı. Yavaşça kalktı yatağından. Çünkü yastığı rahatsız etti. Gece saat on birdi ve hala aldığı nefesin onu huzursuz ettiğini fark etti.(of ne kadar çok ‘etmek’ fiili var)

Çünkü yalan söyledi, kimse bilmese de o biliyor.

Bir yudum su içerse, bir derin nefes alırsa geçer sandı. (Aramızda kalsın ama ne kadar da aptal bu adam. Hiç bir yudum suyla, bir derin nefesle geçer mi yalan söylemenin pişmanlığı, hayır ben zamanında yaşadım oradan biliyorum. Hele bir de kendine söylediğin yalan var ya, o çok fena bir huzursuzluk sebebi. Neyse bu sefer konuyu kendime çekmemeye kararlıyım, konumuz Kenan’ın yastığı veya rahatsızlığı, işte zaten çok rahatsız bir insan kendisi oturuşundan bile belliydi hep.)

Aslında ne yapması gerektiğinin farkındaydı.

O numarayı çevirecek, konuşmak isteyecek, muhtemelen reddedilecek ama yılmayacaktı. İpin ucunu bırakmamalı, işi sonuca odaklamalıydı, yoksa bu yalan var ya onu mahvederdi, yakardı.

Eli telefona gitti ama her zamanki gibi bir bahane buldu çevirmemek için, saat çok geç olmuştu. Ya şimdi uygunsuz bir durumdaysa? ya da uyuyorsa? (Nedense aklına ilk uygunsuz durumda olduğu gelmişti, çünkü Kenan kendisi zaten çok uygunsuz biriydi. Hiç bir zaman uygun olan şeyleri düşünmezdi, ortam çocuğu işte ne beklenirdi ki.)

Sabahı bekledi. (Heh evet ondan anca sabaha kadar beklemesi beklenirdi. Bir insanın hayatından 5-6 saat daha çalması.)

Uyandı. Kahve makinesinin düğmesine bastı. Kapıyı açtı, kapıcının ekmek ve gazete bırakmış olması gerekliydi , diye düşündü ama sonra da “ben kapıya öyle bir not koymamıştım ki” dedi kendi kendine ve kapıyı geri kapattı. Kahvesini koydu. Bir yudum aldı. Bir yudum daha…(Aaa kahve …Şeker atmış  mıydın Kenan? Hayır ben atmıyorum da.. Neyse…)

Sonra birden gözlerini dikti camdan dışarı. Açtı gözlerini, ovuşturdu, havaya iyice baktı. Aman tanrım ne kadar da güzeldi. Güneşli ama serin, serin ama üşütmeyen , üşütmeyen ama yine de ceketin yokluğunu hissettiren, ceketin yokluğunu hissettiren ama ceketsiz de yaşatan bir havaydı. Bu havayı değerlendirmeliydi, tam ceketini alıp dışarı çıkacaktı ki aklına yarım bıraktığı tamamlamadığı bir iş geldi. (Bir önceki geceki telefon görüşmesini yapacak sandınız değil mi? Ben de öyle ama meğersem tamamlanmamış iş dediği, kendi işiyle ilgiliymiş, yalnızca göndermesi gereken bir evrak. O kadar gamsız işte siz düşünün gerisini.) 

Evrakları e-postaladı iş arkadaşına. Kahvesinden son yudumunu da almayı ihmal etmedi giderayak. Yüzünü ekşitti, soğumuş diye kahve… (İçebileceğin kadar koy  o zaman Kenan , sırf israfsın be adamım.)

Çıktı dışarı. Cep telefonu çalmaya başladığı an sanki kulağının içinde çalıyormuşcasına irkildi. (Evet evet işte o an aklına geldi o telefon görüşmesi; birinci çinko.)

Arayan ona göre gereksiz insanlardan biriydi. Açmadı. Önce araması gereken kişiyi aramalıydı. Cebindeki kartı çıkardı, çevirdi, içinden “eğer sonuna kadar çaldırdıktan sonra açmazsa bir daha aramam, bu konu da böylelikle kapanmış olur” diye geçirdi. Çaldırmaya başladı. Telefon bir kaç kez çaldı ama açan olmadı..

Kenan tam “ben elimden geleni yaptım” diyerek  kendini ömür boyu sürecek bir yalana tutsak edecekti ki telefon yeniden çalmaya başladı. Bu sefer aslında tam da gerekli biriydi arayan. Parmağı hafiften titredi tuşa basarken, hafiften yutkundu, ve aramayı cevapla tuşuna bastı.

-Beni aramışsın?

-Evet Asya, seninle bir şey konuşmam lazım…

Not: Kenan ismi şimdilik benim uydurmam olmakla birlikte, gerçeği yansıtıyor da olabilir. Siz yine de dikkat edin Kenan’a, Ahmet’e, Mehmet’e…