Monthly Archives

Haziran 2013

sonu(uç)ta sen varsın yine…

29 Haziran 2013

thamesnehri

Bulamadınız değil mi? 

En azından ben bulamadım demeliyim, sizi de bu işe alet etmeyeyim…

İşte bir süreliğine kaçtım  ben de…

Saatimi durdurdum,

Çocukluğumu yanıma aldım,

Anahtarlarımı terk edip, yeni anahtarla uyandım..

Evet, bilerek yaptım…

Başka bir ülkede,

Bambaşka dillerle, isimlerle,

Acayip hayatlarla başbaşayım…

Belki de sadece bu  hayattan ne istediğimi bulabilmek için .

Bir dakika, galiba hatları karıştırdım..

Sadece havalanında yaşı biraz ortalamanın üzerinde olan bir teyzeyle konuştuklarımızı anlatacaktım, konu nereden nereye geldi yahu;

Üç buçuk saatlik bir yolculuğun ardından nihayet London-Gatwick Havaalanı’na inmiştik. Bu kez içimde öyle tereddüt filan yoktu çünkü bu havaalanını tanıyordum ve hangi otobüs veya tren için bilet almam gerektiğini de biliyordum açıkçası. Neyse valizleri beklemeye başladık. Bir teyzenin yanına oturdum. Yorgun görünüyordu belli ki yol onu yormuştu (söylemeden geçemeyeceğim, şu İngiliz teyzelerin hangi yaşlarda olurlarsa olsunlar kendilerine olan özgüveni, bakımları, makyaj ve giyimleri her zaman beni benden almıştır. Sanki ergenlik çağındakilerle yer değiştirmiş gibiler bazen. Öyle kızlar görüyorsunuz ki tıpkı kocaman kadın gibi giyiniyor, öyle teyzeler görüyorsunuz ki bir tek piercingi eksik kalıyor.) 5-6 dakikalık sessiz bekleyişin ardından, adını hala bilmediğim teyze bana hangi ülkeden geldiğimi sordu. Çok belli etmişim herhalde yabancı olduğumu. Türkiye’den dedim. Sonra bana öyle güzel, güneşli bir ülkeyi bırakıp, onun tabiriyle, kasvetli, bulutlu, donuk yere neden geldiğimi sordu. Ben de, çünkü güneşli olmasına rağmen ‘ampul’ yaktılar dedim. Tabi ki anlamadı. Ben de niye öyle bir şey söylediğimi anlamadım; iç güdüsel olarak son zamanlarda her konuşmanın sonunda, ortasında veya başında, ya devlete imalı bir şey söylüyor, ya başbakanımıza gerekli sözleri sarfediyor ya da  en son haberleri duyunca başkalarıyla paylaşıyordum. Tabi bu arada teyze yüzüme soran gözlerle bakmaya devam ediyordu, ben de bunun , bagajlarımızın gelme süresi kadar kısa bir zamanda anlatılacak bir hikaye olmadığını belirtip, ülkeme yaptığı iltifatlar için teşekkür ettim. Eğitim için geldiğimi, aslına bakarsa Brighton ve Londra’daki sanatsal faaliyetleri bir süre takip etmek istediğimi, farklı ülkelerden insanlar tanıyıp, farklı yaşamları dinlemek istediğimi söyledim. Sonra kızlarının resimlerine bakmamı istediğini söyledi ve cüzdanını çıkardı. İşte o anda biraz garip hissettim. Teyzenin bana uzattığı cüzdanın içi bomboştu yani kızlarının resimleri filan yoktu. Zannediyorum yaşlılıktan gelen, Schizofreni (şizofreni) veya Alzhiemer(alzaymır) gibi  bir hastalığı vardı ve bakıma muhtaçtı. Durumu çaktırmadım, toparlamaya çalıştım olan biteni. Çünkü ülkemin güzelliklerini hatırlayıp bana hesap sorabildiğine göre aslında deli değil sadece yardıma muhtaç bir teyzeydi. Ama yine de yabancıydı ve garipti,  şeker verseydi almazdım o ayrı :) Teyzeye kızlarının çok güzel olduklarını söyledim.S onra bana hayatla ilgili bir şeyler anlatmaya başladı. Tabi İngiliz İngilizcesi bu hepsini anlamayı beklemiyordum ama aradan bir kaç cümle seçtim kendimce; belki de algıda seçicilik burada da girdi devreye.

İnsanların düşünceleri var, hepsinin… Kalpleri olmalarını da tercih ederdim… Hepsinin.. Hepsi ellerinde ya kalemle, ya tüfekle ya da odunlarla geziyorlar. Bunu neden yapıyorlar biliyor musun?

– Kalemi taşıyorlar çünkü, sen bir şey yazdığında üzerini ya çizmek isteyecekler ya da  yazdığına bir şey eklemek isteyecekler. Eğer sadece senin yazdıklarının önemli olduğunu düşünüp altlarını çizerlerse veya senin iyiiliğini düşünüp parantez açıp şöyle daha iyi olurdu gibi düşüncelerini yazarlarsa  şanslısın tatlı kız, dedi.

– Tüfeği yanlarından ayırmıyorlar çünkü, seni olduğun gibi kabul edip bu olgunlukla birlikte yaşayamayacaklar, ya da onlardan daha güçlü birinden emir alıp zayıf kişilikleriyle bu emre karşı koyamayacaklar, sonuç olarak çareyi, çare arayan birini öldürmekte bulacaklar ya da sadece aciz olduklarını daha nasıl belli edebilirler diye düşünüp tüfeğin varlığıyla seni korkutmaya çalışacaklar. Bir gün gelir de bu doldurduğum tüfeğin yönü bana doğru dönerse ne olacak diye sormadan, sevgi yerine nefret ateşlemeye devam edecekler.

– Odunları var çünkü bazen seni durdurmak isteyecek, daha fazla gelişebiliyor olmanı görmeye dayanamayacaklarından bu odunları yoluna koyacaklar. Ya da bir diğer ihtimal ve yine eğer bu olursa şanslısın, gideceğinde seni özleyeceklerini bildiklerinden yoluna çıkmaya çalışacaklar… Bütün bunlar olurken sen de bir insansın ve senin de elinde bu dediklerimden olacak.

Sadece nasıl, nerede, hangi amaçla kullanacağını bilmen yeterli tabi bu konuda gönüllüysen ancak.

Sonra dedim ki ‘ya şanslıysam?  …

İlk anlamadı, sonra düşündü biraz kendi söylediklerini.

– Çok fazla seçeneğin yok ama yine de iki veya üç seçenek arasında kaldın demektir. İddiaya girerim ki her birinde biraz mutluluk, biraz  hüzün, biraz eğlence olacak; keşfetmen gereken şey ise , hangi yol daha fazla değecek senin ruhuna.

Sonra kızı geldi..Gerçekten de güzeldi kızı, yalan söylememişim teyzeye. Annesini birlikte oturduğumuz yerden hafifçe kaldırırken, annesi eğer benim başımı ağrıtmışsa diye özür diledi. Tabi ki de önemli değil dedim. Aksine zevk almıştım bu sohbetten. Valizimi aldım ve otobüse binip, Brighton’a merhaba dedim….

————–

A yok hayır gerçekten yaşamadım böyle bir şey:)

Ama eminim ki ben bu hikayeyi , bu misafir hanenin şirin odasında, düşüncelerimde  yaşarken, dünyanın bir yerinde , herhangi bir teyze bu tarz bir şeyler anlatmış olabilir bir kıza veya oğlana. 

Şimdi ben kafamdaki seçenekleri nasıl ederim de tartarım, teyzenin de dediği gibi içlerinden ruhuma değenini nasıl seçerim bilemedim.

Belli ki bu gece yine kahveye talibim…