Browsing Category

GÜNCEL PAYLAŞIM

Yeni Serüvenim / My New Adventure

2 Temmuz 2015

Screen Shot 2015-07-02 at 16.52.48

Yaklaşık 2-3 hafta önce çok sevdiğim dostum Argın Aytaç’a bana gitar dersi vermek için vaktinin ve enerjisinin olup olmadığını sordum. Kendisi beni hiç kırmadı ve hemen derslere başladık. Çoook küçükken gitar öğrenmeye çalışmış ancak küçük bir kaza sonucu parmağıma derin bir kesik alınca çalarken parmağımı acıttığı için bırakmıştım. Bu dönem sonunda mezun olmamla birlikte bolca zamanımın boşta kaldığını fark ettim ve neden yazdığım şarkı sözlerini besteye dökmeyeyim, hatta bunu dinlemek isteyenlerle paylaşmayayım dedim. Sonuç olarak mükemmel bir gitarist değil ama kendime ve ruhuma yetecek derecede gitar bilen bir gitarist olabilmek umuduyla bu yola girdim. Daha üçüncü dersimizi tamamlayamadık ama ben sabırsızlanıp kendi kendime bildiğim bir kaç akorla doğaçlama seanslarına başladım. Hatta utanmadan bir de bunu “soundcloud.com”daki  hesabımda paylaşmaya da karar verdim :)

(Bkz. > Söz & Müzik : Yağmur Şimşek :))

Tüm söz ve müzikler bana aittir,

“Doğaçlama” yazan parçalar, hakiki doğaçlamadır (Anlayacağınız, sözü de müziği de o an yazılmıştır),

Maksadım mükemmeli değil, ruhuma iyi geleni yapmaktır,

Dinlemek isteyene de her zaman kapım açıktır:)

Gelişimimi zamanla takip etmeniz dileğiyle;

Bu kız yakında kafayı sıyırır :):):)


 

Screen Shot 2015-07-02 at 16.52.48I asked Argın Aytaç who is one of my close and unique friends, if he has time and energy to give me guitar lessons. Thank’s to him, he accepted my request and we started our lessons immediately. I used to try learning how to play guitar once when I was at secondary school but, unfortunately I could not continue it, since I accidentally cut my finger deeply and it hurt while I was playing at that times. Anyway, currently I’ve noticed that I have plenty of times to do something different after my graduation and started to think creating musics for my own song lyrics by playing guitar as well as sharing them with my followers who want to listen to them:) In a nutshell, I’ll try to be a guitarist who doesn’t play guitar perfect but does play it enough to satisfy herself. We haven’t finished our third lesson yet but I couldn’t be patient and already shared two of my songs which I improvised  with 2-3 chords that I know, on my account in soundcloud.

(You can find my account’s link below;

Music & Lyrics : Yagmur Simsek )

To make something clear;

All musics and lyrics belong to me!

When I write, ‘Improvise’ as a title, this means that they are really created at that moment :)

My aim is not playing the perfect but playing somethings good for my soul!

I wish you keep following me during my learning process and watch my improvement day-by-day

OR watch me when i’m getting crazy :)


Improvise 1 / Doğaçlama 1 > https://soundcloud.com/yagmur_simsek/improvize-1-dogaclama-1

 

Improvise 2 / Doğaçlama 2 > https://soundcloud.com/yagmur_simsek/improvize-2-dogaclama-2

 

Improvise 3 / Doğaçlama 3 > https://soundcloud.com/yagmur_simsek/improvise-3-dogaclama-3

 

 

Üniversite Şöyle Bir Şey;

28 Haziran 2015

photo (1)

Üniversite şöyle bir şey;

Hayatınızın bir 4-5 senesini nadasa bırakıyorsunuz…

Bu süreçte yaptığınız, katıldığınız, öğrendiğiniz, uyguladığınız her şeyle vaktinize ve nak(i)tinize değer katmaya çalışıyorsunuz.

Amacınız hep, bir sonraki yıl, kendinizi daha verimli, daha başarılı, mutlu ve huzur dolu bulabilmek oluyor…

Azıcık bile  yaşama sevinciyle doluysanız, hiç bir şeyi kaçırmak istemiyorsunuz;

Bu yüzden bütün her şeyi bir arada yapabilmek istiyorsunuz..

Enerjinizin doruklara ulaştığı noktada, bazen kolunuzu kaldıramayacak kadar yoruluyorsunuz…

Tüm bunlar olurken yeni insanlar tanıyor, eski dostlarınızla görüşmeye de devam ediyorsunuz;

Onlarla özelinizi paylaşıp, ilginizi ve alakanızı bahşediyorsunuz;

Gelin görün ki azıcık şanssızsanız, sonraları fark ediyorsunuz ki kimi dostluklar çıkarlara göre değişiklik gösterebiliyor…

Çok geçmiyor bunu da kabulleniyorsunuz ve insanlara güvenmekten vazgeçmiyorsunuz;

Yepyeni dostlarınız, arkadaşlarınız, gruplarınız oluyor..

Sonuç olarak kimse kimseyi sevmek veya kimse kimsenin kahrını çekmek zorunda değil, onu anlıyorsunuz…

Aşk-meşk hayatınız hareketleniyor;

Gece hayatınız daha da geçlere sarkıyor.

Sohbetini sevdiklerinizle hava karardı mı oturup bir barda içmenin,

Gündüz ise yine aynı kişilerle birlikte yemek yemenin zevkine varıyorsunuz..

Onlarla her saatin tadı farklı oluyor, keşfediyorsunuz…

Zamanla gittiğiniz kulüplerdeki yüksek desibel müzikten ve tıkış tepiş bir ortamda dans edebilmeye çalışmaktan sıkılmaya başlıyorsunuz;

Onun yerine rakı masasında edilen iki çift muhabbetin tınısı sizin kulağınıza daha güzel gelmeye başlıyor ve bunu “ben yaşlanmışım ya…” diyerek açıklama ihtiyacı hissediyorsunuz; Ama yok, alınan yaş değil bunun sebebi, her insanın başkadır rakı sofrasıyla tanışma evresi…

Üniversitenin ilk bir iki senesinde hatalar, zaman kayıpları ve maddi çöküşler yaşadıktan sonra kendinizi akademik hayatınızı sorgularken buluyorsunuz. Önce okuduğunuz bölümü sorguluyorsunuz; ben bu bölüme ait miyim? Ya da bu bölümü bitirince kendimi ait hissedebileceğim bir ortamda çalışabilecek miyim?

Aslında şu şekilde; Ben bu okulu bitirdiğimde kendimi tatmin etmiş olacak mıyım? Hele de önünüzde bir iki mükemmel örnek varsa; “Ben neden aynı yerlerde olamayayım?” diye kendinizi hırslandırıyorsunuz. Biraz çaba ve gayret gösterip hali hazırdaki durumunuzun biraz daha üzerine yükseltiyorsunuz başarınızı ama yine de yeterli olmuyor bu rakiplerinize ulaşmaya, tatmin olmaya. Dolayısıyla en sonunda küçüklükten beri yanlış öğrendiğiniz bir şeyi kendi içinizde doğru şekliyle yaşamaya başlıyorsunuz; Başkalarıyla yarışmaktan çok, kendi rekorunuzu kırmanın ne kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz.

Bu arada yine hayatınıza yeni arkadaş grupları, varınızı yoğunuzu paylaştığınız dostluk hikayeleri, çarpışık aşk ilişkileri, düğümlenmiş aile mevzuları vs. girmeye devam ediyor.

Bir zaman geliyor bunalıyorsunuz aşırı olandan. Yalnızlığınızı seviyor ve kimi zaman özlüyorsunuz… Siz, keyfiniz ve kahyası bir aradayken ruhunuza iyi gelen bir müzik açıp, bir kadeh şarabınızla kendi dünyanıza hafiften eşlik etmenin tadına varıyorsunuz.

Belli dönemler, belli  ilgi alanlarına ya da aktivitelere takmaya başlıyorsunuz; bu yeni bir müzik türü dinlemeye başlamak, dans kulübüne üye olmak, briç partilerine katılmak, hep denemek isteyip bir türlü vakit bulamadığınız bir sporu öğrenmeye başlamak veya kitap serileri bitirmeye çalışmak olabiliyor… Ama sonra farkına varıyorsunuz ki her şarkının bir demlenme süresi var ve her sanatçının ruhunuza iyi geldiği anlar farklı… (Burada şair “şarkı”yı kullanarak hayatımıza giren herhangi bir alışkanlığı veya bağlantıyı kastetmiş olabilir).

Ailevi meseleler… Bazı ailevi mevzulardan, kendinizi nadasa bıraktığınız bu üniversite  seneleri içerisinde ister istemez biraz uzaklaşmış oluyorsunuz. Bu bazen iyi bazen ise oldukça sancılı bir süreç haline geliyor zaman geçtikçe.. Ailenizle her ne kadar gün aşırı konuşup, paylaşımda bulunsanız da bunun bir türlü yeterli gelmediğini, artık aynı şakalara gülmediğinizi, aynı dertlerden muzdarip olmadığınızı aylar sonra bir araya geldiğinizde, aradan kaçan ve konuşulmayan ne kadar çok konu olduğunu görünce anlıyorsunuz. Ondandır belki ailenizden biri yanınıza geldiği an tüm dünyayı unutup, onları yaşamın güzelliklerini sizin gözünüzden görebilmeleri için farklı bir kampa alıyorsunuz. Aile demişken; Ailesinden uzak bir şehirde okuyan her üniversite öğrencisi gibi zamanla, okuduğunuz şehirde de kendinize bir aile oluşturmaya başlıyorsunuz. Hani yukarıda bahsettiğimiz ve çıkarları olmadan sadece sizin varlığınızla ilgilenen dostlarınız var ya! Şanslıysanız, sizi koruyup kollayan, tek bir kelimenizle bile sizi anlayıp yanınıza koşturan insanlar alıyorsunuz hayatınıza bir daha çıkarmamak, mutlu anlarınızdan ayırmamak, ağlarken omuzlarından uzaklaşmamak üzere.

Yeri geliyor kendinizden uzaklaşıyorsunuz. Aynada baktığınız kişi aynı kişi gibi gelmiyor size. Değişimi yavaş yavaş kabulleniyorsunuz; nihayet kabuğunuzu kırmaya başlıyor, olgunlaştığınızı hissediyorsunuz.

“Hayır” demeyi öğreniyorsunuz. Çünkü bir bakıyorsunuz, kimse sizin kadar özverili düşünmüyor; konu siz veya bir başkası olunca. Ya da siz “İnsanlar ne der?” diye düşünmeye çok alıştırılmış buluyorsunuz kendinizi ve bundan vazgeçmeye başlıyorsunuz, içiniz daraldıkça. Emin olun hayatı insanların  sizin ilerlemenize bir gıdım faydası olmayacak düşünceleri için değil kendiniz için yaşayabilmek en iyisi!

Yeni fırsatlar kovalıyorsunuz; yeni yerler keşfetmek, yeni diller öğrenmek, farklı kültürlerin içerisine karışmak, kimsenin sizi tanımadığı bir yerde, özgürce, kafanıza göre gezmek istiyorsunuz. Bir de bunu paylaşmadan edemiyorsunuz ki onlar da istesinler, onlar da görsünler, gitsinler, görüş açılarını, bakış açılarını genişletsinler…. Çünkü hissediyorsunuz ki bu dünyada yalnız değilsiniz ve sadece sizin gördüklerinizi görmüyor herkes; Başka gözlerden, başka pencerelerden bakmanızın da size değer katacağını her bünyeye aşılamak istiyorsunuz.

Siz fark etmeseniz de bir çok insanın hayatına değiyorsunuz ve yine  fark etmeden onların da sizin hayatınıza ışık veya engel tutmasına izin veriyorsunuz.  Ama zamanla işin ehli oluyorsunuz işte, siz de olası bir durumda gerekenin ne olduğuna karar veriyorsunuz…

Öğrenmeye acıkıyorsunuz yeni şeyler öğrendikçe! Vaktinizi boşa harcamamak, okulun öğretemeyeceği şeyleri de kendi azminizle öğrenebilmek için dört elle sarılıyorsunuz sizden daha çok şey bildiğini düşündüğünüz insanlara, kurumlara, topluluklara. Hızla ilerleyen teknolojiye ayak uydururken bazen raydan çıkıveriyorsunuz. Özünüzü unutuyorsunuz, kim olduğunuzu, nereye gitmek istediğinizi, eskiden neler yaptığınızı… Sonra bir geri dönüş yoluna giriyorsunuz. Geçmişinizi sorguluyor, geçmişinizin işinize yarayan ve sizin canınızı acıtmayan taraflarını geleceğe taşımak için planlar yapıyorsunuz.

Basitleşiyorsunuz. Bu kötü değil! Hayatınızı basitleştirmeye başlıyorsunuz; Daha az insan, daha öz muhabbet, daha temiz ilişkiler, daha kaliteli iletişim, daha fazla mutluluk, daha uygulanası kararlar, daha gerçekleştirilesi hayaller, daha az konuşup, daha çok dinlemeceler ve ‘daha’sı…

Hayallerinizi kurmaya devam ediyorsunuz ama bir süre onları gerçekleştirmeyi askıya alıyorsunuz. Çünkü yaşam savaşı başlıyor hafiften… “Ben önümüzdeki sene <şunu> yapmak istiyorum!” diyorsunuz mesela; sonra kendinize önümüzdeki sene hala üniversitede okuyor olacağınızı ve aslında yapmak istediğiniz şeyi, kendi kazandığınız parayla yapmak istediğinizi hatırlatıyorsunuz. O ay sonunda elinizde kalan paraya bakınca, harcadığınız her kuruşun hesabını yapmaya başlıyor ve harcadığınız yere değip değmediğini sorgulamadan edemiyorsunuz. Böylece hayatınızı finanse etmeyi öğreniyorsunuz…

Öyle bir süreç ki bu; Siz bir dostumun da söylediği gibi dünyaya iyilik yapmaya geldiğinizin farkına varıyorsunuz ve bu iyiliğinizi ulaştırabildiğiniz kadar çok insana ulaştırmanın sizin elinizde olduğunu biliyorsunuz. Anlayabilenlerle ve bunu gerçekten istediklerine inandıklarınızla  bildiklerinizi daha çok paylaşıyor, onlara karşı olan sevginizi daha çok tutuyor, özverinizi daha çok gösteriyorsunuz. Bir de bunun yanında o olmayasıca günler geliyor ve acı gerçeğin farkına varıyorsunuz; Duygusuzluğun, öfkenin, kinin, acımasızlığın ve bencilliğin nasıl ölümcül bir tuzak olduğunu maalesef görüyorsunuz. Gözleriniz yaşara yaşara katledilen insanlara, ağlatılan çocuklara, öldürülen canlara, yıkılan ağaçlara, günden güne mermere dönüşen ülkeye ve insan zihniyetine bakıp, adaletin uzuuuunca bir süre sizin oralara uğramadığına yanıyor, insanlara gerçeği göstermek için elinizden geleni değil elinizden gelmeyeni de yapmaya çalışıyorsunuz. Haksızlığa tahammülünüz gittikçe azalıyor, böyle bir düzene de küfrediyorsunuz. Evet! Bu hurralı geçen 4-5 sene içerisinde küfretmeyi de öğreniyorsunuz ya da bir şekilde öğretiliyorsunuz diyelim.

Selam vermenin, karşılık beklemeden, birine gülümsemenin size ortaya koyduğunuz milyarlardan daha çok kapı açabildiğini görüyorsunuz. (Gülümsemek demişken; Gözlerimin kenarındaki çizgilere kafayı taktığımda geçen gün; “Vay beee, bu yaşta bu çizgilere sahip olmuşum.” dediğimde, okuldan tatlı mı tatlı bir kız arkadaşım bana şunu söyledi; “Gülümsemesi içten ve gerçek olan insanların gözlerinin etrafında çizgiler oluşur!” Yaşlanmak buysa eğer, keşke hepimiz erken yaşlansak ve gözlerimizin etrafında çizgiler dolup taşsa diye düşündürttü işte :) )

 

Saygı duymanın ne büyük bir erdem olduğunu, saygınızı haketmeyen insanlara ödül olarak verdiğinizi fark ettiğinizde anlıyor, bu karşılıksız saygıyı hemen geri çekiyorsunuz çünkü daha çok hakedenler vardır, hissediyorsunuz. Yeri geliyor 5 yaşındaki çocuğun yaptığı tek bir harekete, 50 yaşındaki adamın kurduğu tek bir cümleden bile daha çok saygı gösteriyorsunuz. Doğru ve yanlış, mantıklı ve mantıksız kavramı oturuyor çünkü yavaş yavaş. Kendi doğrularınız, kendi hatalarınız, kendi hayatınız, kendi kişiliğiniz ve karakterinizle gurur duyabilmek için çabalıyorsunuz.

Sonunda o gün geliyor ve bu hayatınızı nadasa bıraktığınız süreç bitiyor; Artık hayata atılmaya daha elverişli bireyler haline geliyorsunuz. Tarlanız daha elverişli hale geliyor ancak hala sürülmeyi bekliyor. Mezun oluyorsunuz işte! Hayatınızın bir diğer dönemi sizi bekliyor!

Şanslıyım ki ben bu 5 seneyi yaşayabilmek için gerekli olan maddi ve manevi şartlara sahiptim; şanslıyım ki beni destekleyen bir ailem, her daim sevgisini eksik etmeyen dostlarım, arkadaşlarım; bu süreci eğlenceli ve kaliteli hale getiren değerli hocalarım, çalıştığım süreler boyunca tecrübeleriyle bilgime ışık tutan direktörlerim, düşüncelerine saygı duyduğum ve söylediklerinden ilham aldığım sevdiklerim vardı….

Dün üniversitemin kapısından içeri son kez öğrenci olarak girdim ve ayakları yere basan, kendi dünyasında yaşamaktan hiç bir zaman vazgeçmeyecek, kim olduğunu ve nereden geldiğini hiç bir zaman unutmayacak diplomalı bir kadın olarak çıktım en sonunda! Öyle görünüyor ki bundan sonraki süreçte üniversitenin değil hayatın, öğrenmekten hiç bir zaman vazgeçmeyecek bir öğrencisi olarak boy göstereceğim podyumlarda :)

Biliyorum ki ben de bir gün ulaşacağım beni katıksız mutlu edecek, yaşadığıma değecek, yıllardır aramaktan vazgeçmediğim içten içe hissettiğim, sarıp sarıp defalarca izleyeceğim o ‘an’a ;

Nasıl yazmıştı Ataol Behramoğlu bir şiirinin “SON”unda;

“Bütün ömrümce aradığımı bulduğumda,

Oturup ağlayacağım

Bir deniz kıyısında…”

Bütün Çılgınlar Sever Beni & Aldatmak

17 Haziran 2015

 

e7980c4ad02ab2c0482a420d115133d7Raflarda yerini alır almaz okuyup bitirdiğim Paulo Coelho‘nun son kitabı  Aldatmak hakkında ne zamandır yazmak istiyordum. Ne yazık ki üniversite hayatının hurralı geçen döneminde bir türlü vakit bulup kafamı toparlayamamıştım. Gelin görün ki geçtiğimiz günlerde Moda Sahnesi‘nde seyrettiğim, sezonun son oyunlarından olan Stefan Tsanev‘in yazdığı  Bütün Çılgınlar Sever Beni tiyatro oyununu izlerken aklıma romandan kesitler gelip durunca dedim ki ben bu iki ayrı hikaye üzerine bir yazı çıkarayım.

Aldatmak romanında kadın-erkek ilişkisine farklı bir açıdan bakış, kadının dünyasını anlamaya çabalayış ve iç hesaplaşmalarına kadar gidilen çok derin bir  çözümleme kaygısı var. Roman her ne kadar ilk başlarda yazarın unutulmaz romanı Simyacı’nın başarısıyla karşılaştırılıp, yetersiz bulunsa da, iki romanın gerek konu, gerek bakış açısı, gerekse kullanılan dil bakımından apayrı kulvarlarda yarıştığını rahatça anlayabiliyoruz. Öyle ki romanlarda kocasını aldatan kadın gerçeği ve aslında içten içe bazı aldatma vakalarında kadınlara hak verilmesi, üzerine bir de bunun anlatılması pek de alışıldık bir yaklaşım olmadığından, Aldatmak; ataerkil düzenden gelen okuru afallatan bir roman niteliği taşımaktadır bana göre.

Bir diğer taraftan Bütün Çılgınlar Sever Beni, kadın-erkek ilişkilerinde ve özellikle evlilikler söz konusu olduğunda kıskançlığın tarafları ne kadar farklı ve deli düşüncelere sokabileceğini, bu durumun aşırı güvensizliğe kadar gidebileceğini, komplo teorilerinin boy gösterip, kadını ve erkeği; hem dostluk hem de ilişki mevzusunda nasıl farklı yerlerde konumlandırabileceğini yalın bir hikayeyle, ufak soru işaretleri ve biraz da mizahla ortaya seriyor.

Muhtemelen oyunun hikayesine, oyunun ismini Google‘a yazdığınız anda kolayca ulaşabilirsiniz ama ben sizlere kendimce kısa bir özet geçeyim;

Yosif (Mert Fırat) oldukça şımarık, belki de kendisine olan güvensizliğinin doğurmuş olduğu bir duyguyla fazlasıyla paranoyak, havalı, her durumda kendini zeytin yağı gibi üste çıkarabilecek, oyunda bir yerlerde Maria’nın “kadınların serserilere aşık olduğu”ndan bahsederken kullandığı gibi “serseri” bir karakterdir. Bu arkadaşımız her nasılsa, ortada hiç bir kanıt ve gözle görülür bir ihtimal yokken Maria (Öznur Serçeler)‘ın kendisine olan sadakatinden şüphe duymaya başlamıştır. Ama bu öyle ufak çaplı bir durum değildir. Maria’nın fazlasıyla mükemmel olan sadakati, bunu destekleyici mükemmel güven verici tavırları da Yosif’i huzursuz etmektedir. Bir gün eski dostu Angel (Volkan Yosunlu)’a sürpriz yapar ve biraz da kendisi evlendiği için Angel’ın onunla görüşmeyi bıraktığını düşündüğünden sitem eder. Bu sadakatsizlik düşüncesi beyninin içini kemirip durduğundan,  Angel’ı onunla birlikte Maria’ya hiç de adil olmayan bir oyun oynaması için bir şekilde ikna eder. Çünkü aslında Yosif’in inancına göre, “Bir kadını kimse baştan çıkarmaya çalışmamışsa kadının kocasına sadık kalmaktan başka çaresi yoktur’’ ve bu konuda karısını kaybetmeyi göze almadan, en yakın ve tek güvendiği dostu Angel’la bir olmasının hiç bir sakıncası yoktur. İşte olaylar, Maria için kurulan bu çirkin oyunun planlanmasından sonra çok farklı bir şekilde gelişmeye başlar.

Aslında şöyle bir durum var; kadın-erkek ilişkilerinde o kadar alışılmıştır ki bir şekilde ilişkilerdeki duygunun, sevginin, saygının, sadakatin, eğlencenin ve enerjinin bir gün gelince azalacağına; fazla mükemmel ilerleyen bir ilişki bile şüphe uyandırabilmektedir tarafların içinde. Bu aslında kadın ve erkek dünyaları olarak biraz da bizi oturup düşünmeye sevk edecek bir gerçektir. Paulo Coelho’nun yazdığı karakter de tam bu yüzden başlamıştır o’nun dünyasını belki de alt üst edip o’nu hüzne sokacak bir arayışa girmeye; “Aslında hayatımın mutlu ve kusursuz olmasından bıktım. Ve sadece bu, belli bir zihinsel hastalığın belirtisi olabilir.”

Belki de Aldatmak‘taki kadının sunduğu aynı gerekçeler, oyundaki Yosif’in paranoyaklık, aşırı kıskançlık gibi zihinsel bir rahatsızlığa yaklaşmasına neden olabilir. Ya da Yosif, kendi yaptığı hatalarla Maria ile aralarında oluşan sadakatin iplerini o kadar çok kesmiştir ki, Maria’nın sadakatsizliğine karşı olan aşırı paranoyaklığı, ayaklarının dibine düşen sadakatinin vicdanını daha fazla rahatsız etmemesi için kullandığı bir paravandır. Aldatmak‘tan bir cümle geliyor yine aklıma; “Körlerin en fenası, görmek istemeyendir.”

8efe0583-e3e5-4d54-84e0-066755ef31ccOyunun sonlarına doğru her ne kadar Yosif durumdan işkillenmeye başlamış ve durumu kurtarmaya çalışmışsa da olaylar hiç de düşündüğü gibi gelişip, sonlanmamıştır. Paulo Coelho’nun Aldatmak’ta bahsettiği gibi sorgulanan kişilerin geçtiği 5 aşama vardır; “savunma, kendini övme, kendine güvenme, itiraf ve olanları düzeltme denemesi.” Yosif son aşama olan ‘düzeltme’ denemesinde de başarısız olduğu gibi aslında en yakın dostunu da kendi komplosuna kurban vermiştir; ya da şöyle diyelim, kendi komplosunun kurbanı olmuştur. Çünkü belki de sözler ölmeyip, tıpkı onun söylediği ve Maria’yı hataya düşürmek için kullandığı gibi tohumlanmış ve en ihtiyaç duyulan zamanda ortaya çıkıp, Angel ve Maria’nın içini kemirmiştir. Aslında bu aşamadan sonra Angel’ın onun yakın dostu olup olmadığı da tartışılacak apayrı bir blog yazısı konusudur.

Ben Mert Fırat’ın , Volkan Yosunlu’nun ve Öznur Serçeler’in canlı performanslarını ilk kez izleme fırsatı buldum ve öyle görünüyor ki bundan sonra da sahneleyecekleri oyunların büyük takipçilerinden biri olacağım. Öznur Serçeler’in oyunun karakteri Maria’yla uyuşan zarif, güzel, yetenekli oyunculuğu ve yan flüt ile gerçekleştirdiği canlı performansı; Volkan Yosunlu’nun aşk ve dostluk üzerine kendi içinde girdiği çatışmayı sahneden seyirciye aktarışı ve Mert Fırat’ın mizah duygusuyla birlikte verdiği tam da rolünün adamı imajı, oyunculuğu ve tarzı konusunda sergilediği farklı duruşu takdire şayandı.

Not: Halkımıza tiyatro seyircisinin nasıl olması gerektiği konusunda nasıl bir eğitim sürecine gireriz diye düşünmekteyim. Fikri olan, birlikte bir sosyal sorumluluk projesi geliştirmek isteyen varsa gerçekten bunu hayata geçirmek istiyorum. Örneğin bir abla vardı; tüm oyun boyunca patlattığı flashlara aldırmadan fotoğraf çekmekle kalmadı, yanındakiyle koyu bir muhabbete daldı.

Not 2: Umarım Moda Sahnesi koltuklarını ve koltuk düzenini hiç bir zaman değiştirmez. Gerçek bir tiyatro kokusu aldım, güzeldi…

 

BAKLAVA PEK LEZZETLİDİR FAKAT PERHİZ YAPMANIZIN VAKTİ GELMİŞTİR…

26 Mayıs 2015

Şanslıysanız eğer ve onlar da şanslılarsa bir şekilde, hayatınıza ailenizden bağımsız olarak giren bazı insanlar  ömür boyu hayatınızda kalacaklardır ve zamanla ikinci aileniz olacaklardır; Bunun tam aksine, hayatınıza herhangi bir zamanda, herhangi bir şekilde giren bazı insanların ise maalesef bir süresi vardır.

Aslında bu süreç şöyle dallanıp budaklanır;

Önce bir girizgah yapılır. Birbirinize kendinizi tanıtma durumu vardır ortada. Kimsin, nesin, ne iş yaparsın, nelerden hoşlanırsın, nerelere takılırsın, hangi otobüsle evine gidersin (çünkü bu hep beraber gidilen bir yerden dönüş için önemlidir :)), hangi eğlence ortamını seversin (bu da yine birlikte zaman geçirip birbirini daha yakından tanıyabilmek için yararlı bir ön bilgidir), evin nerelere yakındır vs. vs., bu liste daha uzayıp gidebilir.

Sonra gelişme bölümüne geçilir; Baktınız her şey yolunda gidiyor, bu sefer arkadaşınızı daha yakından tanımaya başlar ve bunun için uğraş verirsiniz. Arkadaşınız tam olarak hangi müzik türünü dinlemekten zevk alıyor, hangi aktiviteleri yapmadan edemiyor, hangi ortamlarda kendini rahat ve mutlu hissediyor, kimlerle görüşüyor, işini seviyor mu, sizinle zaman geçirmekten keyif alıyor mu, akşam bir yerlere çıktığınızda aynı kafada mısınız, ya da bir araya geldiğinizde ortak bir şeyler icra edebiliyor musunuz, hiç tereddüt etmeden herhangi bir sırrınızı birbirinizle paylaşıp, içiniz rahat uyuyabiliyor musunuz, dünyalar aynı mı, kurulan ilişki tatlı mı, bir şeye ihtiyacı var mı?

Gelişme bölümü önemlidir. Bu bölümde kurduğunuz arkadaşlık, dostluk, aşk, bağ, her neyse; 2-3 ay da sürebilir 2-3 yıl da, daha fazla da…. Ama illa ki bir süresi vardır. Çünkü bazı bağlar, zedelenmeden direk koparılmalıdır. İleride, geçmiş zamanları düşündüğünüz zaman; öfke, nefret, hüzün, acıma veya pişmanlık gibi duygulardan nasibinizi almamak için, süresi geldiğinde o bağı koparmak sizin görevinizdir ve zor da olsa bu, aslında tadında bırakabileceğiniz bir arkadaşlıktır! Hissedersiniz çünkü o sürenin dolmaya başladığını. O bağ zedelenmeye başlarken hiçbirinizin hareket edemeyişinden veya bir nevi umursamayışından anlarsınız. Ama belki siz daha cesaretlisinizdir ve bu bağı koparıp iki tarafın da anılarını kurtaran taraf olacaksınızdır. Bu kişi sırf siz olduğunuz için de toparlamakta zorluk çekmeyeceksinizdir.

Sonuç bölümünde ise şöyle olur;

Artık alışkanlıklar, arkadaşlıklar, takılınılan çevre, restaurantta verilen sipariş, binilen taksi, belki yaşam görüşleri ve amaçları, uygun saatler, önem sıralamaları, kültür seviyeleri, evlerin adresleri kısacası sizi en başta arkadaş yapmaya yeterli olan en zayıf ayrıntılar bile farklılaşmıştır. Artık o süre alehinize işlemeye başlamıştır; Son bir iki çaba, arama veya görüşme günü ayarlama çalışmaları ve “the end”. Artık birbirinizin eski, iyi, eğlenceli, muhteşem kafa insanı değilsinizdir. Artık birbirinizin sonsuza kadar dostu değil, sonsuza kadar ufak bir tebessümle hatırlanacak olan eski arkadaşısınızdır. Darılmaca, gücenmece yok; ikiniz de elinizden geleni yapmışsınızdır (tamam belki siz daha çok çabalamışsınızdır ama ne önemi vardır, ne de olsa o kişi eski dostunuzdur ve buna değerdir.).

İyi ki de tanımışsınızdır.

İkinize de “mutluluklar” dileme zamanı gelmiştir,

Size tanınan süre, siz bitmesine hazır olduğunuz anda bitmiştir…

zamans

 

 

LOGOYU BÜYÜTENLER

19 Aralık 2014

Reklamcılar Derneği‘nin 30. yılına özel olarak çektiği “Logoyu Büyütenler” belgeselini, aşağıdaki paylaşımım üzerinden izleyebilirsiniz. Birbirinden değerli isimlerin sektördeki deneyimlerini, anılarını, sektöre şimdiye kadar katmış oldukları özgün fikirlerin hikayelerini ve aslında biraz da ufkumuzu genişletecek olan diğer samimi paylaşımlarını öğrenmek isterseniz, bir saatinizi ayırın ve izleyin derim 😉

 

Yarım kalmış bir elmayı kimse bitirmek istemez…

25 Ekim 2014

elmalarr

Aslı-  Olmayınca olmazmış… Çok fazla ‘metafor’ varmış bunun altında. Sever öyle süslü sözler kullanmayı, kafa karıştırıp karıştırıp, sonunda yine basit şeyler yapmayı…

Aslı’nın o akşam oturduğu kafede tanıştığı kadın (bundan sonra ismi Sade olarak geçecek)- Belki de sen biraz fazla abartıyorsundur durumu gözünde, yani demek istediğim; öylesine konuşmuştur, çok fazla bir beklentisi yoktur olan bitenden. Öylesine bir insandır belki o; hayatından geçen…

Aslı- Öyle değil işte Sade ya… Bu arada Sade diyorum ama sen öyle “bana ‘Sade’ de!”, dediğin için o şekilde hitap ediyorum, yanlış anlama.

Sade- Ahh bu bizim garip mantığımız…. Bizler sıfatlar veya kademelerle ilgilenmekten vazgeçebilsek biraz, ne kadar iyi anlaşacağız. Hiç bir sorun yok Aslıcığım. Nasıl içinden geliyorsa.

Aslı- Anlaştık o zaman:) Ne diyordum, heh işte öyle değil. O kadar çok anlam yüklemişim ki, ya da o, o kadar çok anlamsız kalmış ki bu durum için kavram aramaktan, böyle ortada bir yerde, yarım yamalak kalıvermişiz.

Sade- Bu bir sorun değil, suç da değil aksine…. Kendini veya onu suçlayıcı durumlara dalarsan çıkamazsın Aslı. Biraz rahat bırak kafanda dönüp dolaşan, vızır vızır etrafında gezinen sinekleri, arıları, düşünceleri…

Aslı- Ya ne yapmalıyım? Eskidik artık diyor, bir daha zor aynı tadı almak diyor, ne demeliyim ben şimdi buna? Düpedüz bahane, bahane değilse de hakaret olur zaten tüm bu yaşanmışlıklara…

Sade- Bak Aslı! Kimse yarım kalmış bir elmayı, üzerinden günler geçtikten sonra bitirmek istemez, haksız mıyım?

Aslı- Bilmem…

Sade- Çürümüş gibi görünür; çünkü dışı kararmıştır, beyazı kahverengiye, kırmızısı sarıya dönmüştür… Renkler bozulmuş, karakterleri etkilemiştir çünkü. Yarım kalan elma ön yargı doğurur. Ortaya çıkan her ön yargı da seni olan bitene biraz daha dışarıdan bakmaya iter, en azından itmelidir ki bir şeyleri, bazı şeyleri, bu sefer daha farklı yapabilesin…

Aslı- Bu bir elma kadar kolay değil Sadeciğim kusura bakma. Adam düpedüz olmaz diyor işte, eskisi gibi olunamaz diyor… Verilecek cevabım yok, savaşacak gücüm olmadığı gibi…

Sade- Dışı kuruyan bir elmayı kim sever biliyor musun?

Aslı- Hayır

Sade- Elmalı turtaya bayılan biri. Başkaları ona baktığında, farklı kişiyi görebilmelerini sağlayabilen biri olman gerek. Daha tatlı, daha pozitif, düşünceleri daha lezzetli…

Aslı- Değişemem ki..

Sade- Değiş diyen kim? Sadece adapte et. Kendini, yaşamına adapte et. 10 sene önce bu saçma sapan olayların geliştiği dünyada yaşayan Aslı değilsin artık. Şimdi daha da saçmalayan bir dünyada ayakta durmaya, eskiyen ilişkisini kurtarmaya çalışan bir Aslı var. Yanlış mıyım?

Aslı- Doğru söylüyorsun da…. Sanırım o kadar da çalışmıyorum bunun için. Ne bileyim… Düşüncelerim, hareketlerimden daha baskın geliyor gibi şu sıralar. Bu normal mi?

Sade- Aslında ne düşündüğüne bağlı olarak değişir durumun önemi.

Aslı- Ne bileyim Sade, bazen düşünüyorum da, ruhumun, tüm bu olanlarla uğraşmaya var mı takati?

Sade- İstersen eğer, elbette vardır hep bir çıkar yol ya da çözüm önerisi…

Aslı- Peki ne diyorsun? Yarım yaşanılan her şey, tamamlanmaya değer mi?

“UYKUSUZLAR”DAN BİR HABERİMİZ VAR;)

7 Ekim 2014

uykusuzlar

Tamam, açık konuşalım;

Yapımcı olmak kolay şey değil….

Hele hele müzik sektöründe olacaksa bu iş, hiç değil.

Belli bir bilgi, tecrübe ve maddi birikim gerektirir.

Milyonlarınız olmayabilir; yıllarca yaşadığınız deneyimleriniz de…

Ama işte size bir fırsat!!!

“Musicraiser” diye bir site var. Bu müzisyenlerin, ürettikleri projeleri takipçileriyle paylaşıp, onların destekleriyle hayata geçirebilmeleri için kurulmuş bir site. Her projenin kendisine ait ulaşmak istediği finansal bir rakam var ve bu rakamı toplayabilmeleri için kendilerine özel bir süre veriliyor. (Zaten birazdan paylaşacağım linke tıklayıp, projeyi izlediğiniz zaman daha iyi anlayacaksınız.) Eğer bu süre içerisinde, proje için gerekli olan katkı, destekçilerinden toplanamazsa, bahsi geçen müzik grubu hali hazırda kazanılan finansal desteği de alamıyor ve bu destek, sahiplerine iade ediliyor. (Yaptığım katkı nereye gitti, ne oldu diye düşünmeyeceksiniz yani:))

Peki ben bütün bu bilgiyi neden paylaşıyorum?

Çünkü 2010 senesinden beri tanıdığım sevgili Argın Aytaç ve arkadaşlarının kurmuş olduğu “Uykusuzlar” grubu, ikinci kliplerini çekebilmek için farklı bir projeyle çıkageldi. Kısacası bizlerin naçizane desteklerine ihtiyaçları var:)

Geçtiğimiz aylarda ilk albümlerini müzik marketlerde görmeye başladığımız grubun ilk klibi de yine bizlerin, yani arkadaşları ve destekçilerinin katılımıyla gerçekleşmişti. Orada geçirdiğim bir gün boyunca fark ettim ki bir müzik gubu her şeyden önce ortak ve özgün bir ruha sahip oluyor.. Zaman geçtikçe müziklerinin takipçileri de o ruhun bir parçası haline geliyor. Şarkılarını dinlersiniz; seversiniz, sevmezsiniz, o sizin zevkinize kalmış, ama en azından kampanyayı bir inceleyin derim:)

Şöyle bir baktım da grubun 10 Ekim Cuma günü MOJO Beyoğlu’nda konseri var. Aslında konserlerine gidip, canlı performanslarını dinledikten sonra da kampanyalarına katkıda bulunup bulunmayacağınıza karar verebilirsiniz. Kampanya için son 45 gün;)

Konser Hakkında Detaylı Bilgi İçin Tıklayabilirsiniz

Kampanyaya Bir Göz Atayım Derseniz de Buraya Tıklayabilirsiniz

Şimdi sözü onlara bırakayım;

……….♥……….

uyku

“YENİ KLİBİMİZİN YAPIMCISI SİZ OLUN” 

Bir şarkımızın klibini sizin desteğinizle çekebilmek için bir kampanya başlattık. Yani bir nevi klibin yapımcısı siz olacaksınız. 

İşte kampanyanın linki:
http://www.musicraiser.com/projects/2589/

Destekleriniz karşılığında teşekkür için grubun size özel bazı özel hediyeleri var ;

5€ desteğiniz için facebook ve twitter gibi sosyal ağlarda isminize özel bir teşekkür yazısı yayınlayacağız.

15€ desteğiniz için hediyelerimiz; imzalı bir album CD’si (Hatun Arıza Çıkardı), facebook ve twitter gibi sosyal ağlarda isminize özel bir teşekkür olacak.

18€ desteğiniz için hediyelerimiz; imzalı bir album CD’si (Hatun Arıza Çıkardı), grubun imzalı bir fotoğrafı, facebook ve twitter gibi sosyal ağlarda isminize özel bir teşekkür olacak.

25€ desteğiniz için hediyelerimiz; imzalı bir album CD’si (Hatun Arıza Çıkardı), grubun imzalı bir fotoğrafı, Uykusuzlar gitar penası, facebook ve twitter gibi sosyal ağlarda isminize özel bir teşekkür olacak.

50€ desteğiniz için hediyelerimiz; çift kişilik Uykusuzlar konser bileti, imzalı bir album CD’si (Hatun Arıza Çıkardı), grubun imzalı bir fotoğrafı, Uykusuzlar gitar penası, facebook ve twitter gibi sosyal ağlarda isminize özel bir teşekkür ile videonun youtube linkinde yine isminize özel bir teşekkür olacak.

100€ desteğinizle beraber kahve içeceğiz. Kahvemizi yudumlarken album CD’nizi de (Hatun Arıza Çıkardı) yanınızda imzalayacağız Facebook ve twitter gibi sosyal ağlarda isminize özel bir teşekkür ile videonun youtube linkinde yine isminize özel bir teşekkür de yer alacak.

200€ desteğinizle, çekeceğimiz klibimizde eğer arzu ederseniz beraber oynayacağız Bunun yanı sıra çift kişilik 2 adet Uykusuzlar konser bileti, imzalı bir album CD’si (Hatun Arıza Çıkardı), grubun imzalı bir fotoğrafı, Uykusuzlar gitar penası, facebook ve twitter gibi sosyal ağlarda isminize özel bir teşekkür ile videonun youtube linkinde yine isminize özel bir teşekkür de yer alacak.

400€ desteğinizle, klibin ana sponsorlarından biri olacaksınız. Aynı zamanda çekeceğimiz klibimizde eğer arzu ederseniz beraber oynayacağız Bunun yanı sıra çift kişilik 2 adet Uykusuzlar konser bileti, imzalı bir album CD’si (Hatun Arıza Çıkardı), grubun imzalı bir fotoğrafı, Uykusuzlar gitar penası, facebook ve twitter gibi sosyal ağlarda isminize özel bir teşekkür ile videonun youtube linkinde yine isminize özel bir teşekkür de yer alacak. 

Destek olan herkese şimdiden çok teşekkür ederiz…

KÜLAH’TA BİR ŞARKI SERGİSİ

27 Eylül 2014

 

 

sergidekinsanlar

 

Geçen hafta paylaştığım yazıda; “Yok Öyle Kararlı Şeyler” grubunun yapacağı albüm tanıtımından bahsetmiştim. Grubun Karaköy Külah’ta sevenlerini buluşturacağı Şarkı Sergisine bir aksilik çıkmazsa gidip, çalışmaları göreceğimi belirtmiştim; Bir aksilik çıkmadı, ben de gittim:)

Öncelikle paylaşımımı kaçıranlar için> http://yagmursimsek.com.tr/abidine-bu-soruyu-daha-once-sormadik-hic/

 

Gelelim sergiye…

Şarkı Sergisinin samimi ortamı, sergi boyunca misafirleriyle yakından ilgilenen grup üyelerinin sıcak tavırları, ortaya konan illüstrasyon eserlerinin, şarkı sözleri ve müzikleriyle tutturduğu farklı ahenk ile güzel bi pazar yaşattı bize “Yok Öyle Kararlı Şeyler”. Doğrusunu söylemek gerekirse bir daha olsa bir daha giderim diyebileceğim türden bir sergiydi bu. Gerçi biz yine de bir daha olmazsa diye önlemimizi aldık ve albümümüzü kendilerine imzalattık :)

Sergiyi göremeyenler için, ortamın atmosferini biraz da olsa tadabilsinler diye bir iki fotoğraf çektim. Açıkçası ne kadar anlatsam boş, bir kere serginin mantığına ters; Dinlemeden ve görmeden anlaşılmaz.

(yaşamadan bilemezsin klişeleri gibi oldu ama ben severim bazı klişeleri:))

 

 

 

 

 

 

IMG_3962

Gezi’ye selam olsun…


               

 

 

IMG_3947

 

Geçtim diğer grupların albüm tanıtımlarının özgünlüğünü,birsherlockdeğilsin-440x294-1

kendi çıtalarını da yükseltmiş bulunmakta sevgili Y.ö.k.ş üyeleri.

Bundan sonraki albümlerinin tanıtımlarında, hangi farklı fikirle karşımıza çıkacaklarını büyük bir merakla bekliyorum doğrusu.

Ne de olsa;

Seviyoruz “kirlenmemiş fikirler” i

Halimizden de “memnunuz gizlice” belli 😉

 

 

 

Tırnak işaretleri içindeki söz öbekleri, grubun şarkılarından alıntıdır;
> Özümden Çok
> 34

THIS IS JUST SO SMART / İŞTE BU ÇOK ZEKİCE!

4 Eylül 2014

IKEA Singapur,  2015 kataloğu için hazırlamış olduğu yeni virali ile tüm dikkatleri üzerine çekti.

Apple’a adeta meydan okuyan “Bookbook” isimli bu katalog ile bir çok kolaylık elde ediyorsunuz;

  • Bookbook’un bir güç kablosu yok ve bataryası da sonsuz.
  • Bookbook’la hangi uygulamayı indirmeliyim diye kafa patlatmanıza gerek yok, çünkü Bookbook’ta tüm içerik önceden indirilmiş olacak.
  • Bookbook’un sayfalarını istediğiniz hızla kaydırabilirsiniz (öhöm öhömm, pardon çevirebilirsiniz), herhangi bir bekleme veya sayfada takılma olmayacaktır.
  • Şifre ile güvenlik sağlamaya gerek yok, sadece “Afedersiniz, bu benim!” demeniz yeterli.
  • Bookbook’un bir paylaşım butonu da yok, hoşunuza giden şeyleri işaretleyip, kolayca başkasıyla elden paylaşabilirsiniz.
  • Kataloğa ulaşmak ücretsiz. Posta kutunuzu kontrol etmeniz gerekiyor o kadar. Eğer orada değilse, kendinizi bir IKEA mağazasına götürerek, Bookbook’a oradan da ulaşabilirsiniz.

elikea

Dergi, gazete, roman gibi yazılı mecraları online platformlardan okumayı değil, elinde tutarak, sayfalarını karıştırıp, dokusunu hissederek ve kokusunu duyumsayarak okumayı tercih edenleri heyecanlandıran bir reklam olmuş.

“Eldeki sıradan kaynaklarla, yüksek teknolojiyi nasıl ekarte edersiniz” e güzel bir örnek.

Zekice!

“THE WORLD IS SUCH BECAUSE YOU ARE SUCH / DÜNYA BÖYLEDİR; ÇÜNKÜ SEN BÖYLESİN” >TANRILAR OKULU

1 Eylül 2014

tanrılarokulu

“Nothing is external!… Dışında olan hiç bir şey yok! Buna rağmen sen hala güveni başkalarının gözlerinde, mutluluğunu ve gerekli çözümleri yine seninle aynı hastalığı çeken bir dünyada arıyorsun. Dünya senin tenindir. Dünya sensin! Sen her zaman ve sadece kendinle karşılaşıyorsun.”

“Ya diğerleri?” dedim.

“Diğerleri ‘senin dışındaki’  sendir! Onlar senin zamana yayılmış parçalarındır. Bütünden ayrılmış Oluş’un yansımalarıdır…”

“Unutma ki dünya ve insanlar, bizim gerçekte ne olduğumuzun en yalın, en samimi ve en dürüst ifadesidir.

The world is such because you are such.

Dünya böyledir; çünkü sen böylesin.

Yani dünya böyle olduğundan sen böyle değilsin.”

Tanrılar Okulu, Stefano D’Anna

2014 yazının başlarında alıp kütüphaneme kazandırmıştım Stefano D’Anna’nın yazmış olduğu  “Tanrılar Okulu”nu.

Kitapta, yazarın dünya üzerindeki en korkunç hastalık olarak adlandırmış olduğu, ‘insanlığın olumsuz hislerini ve düşüncelerini’ sorgulayan, ön yargıların ve batıl inançların, kısacası olumsuz bakış açılarının değişmesi gerektiğini vurgulayan her sayfa, insanın bireysel değişimine bir adım daha yakından bakabildiği bölümler içeriyor. Öyle ki, okuduğum tek bir cümle bile bazen beni saatlerce üzerinde düşünmeye sevk ediyor. Açıkçası, elinize aldığınız anda bir çırpıda bitireceğiniz bir kitap olduğunu düşünüyorsanız, kesinlikle söyleyebilirim ki yanılıyorsunuz.

Şuna da bir açıklık getirelim; her sürükleyici olmayan kitap veya roman, kötü veya sıkıcı değildir. Tabi karşılaşmayınca anlamıyorsunuz:)

2 ay geçti ben hala başta okuduğum sayfalara geri dönüp dönüp, yeniden düşünüyorum.

Ansiklopedi gibi anlayacağınız..

Alın, rafınızda bulunsun; bulunsun ama okunsun;)

Benliğinizden saptığınızı, olumsuzluğa doğru yol aldığınızı, çare bulamadığınızı hissettiğinizde, açın sayfaları okumaya başlayın.

Kendinize şimdiye kadar itiraf edemeyeceğiniz şeyleri, yine kendinizden duyacağınız, şeffaf bir maceraya koyulun….