Browsing Category

Etkinlik / Seyahat

THE LONDON COFFEE FESTIVAL

11 Nisan 2016

photo

 

I have been following the smell of great coffee and finally found myself at the centre of the coffee land; at the London Coffee Festival!

It was an amazing experience for me, as a coffee enthusiast. The festival was full of workshops, coffee tastings, new friendships, network opportunities, barista competitions (especially Latte Art :)) and so on.

My adventure at the festival started with an excellent Espresso Martini and wonderful DJ Performance at VIP Suite. After I read the event guide and have an overall idea about the event plan, I started coffee tasting; A lot of coffee tasting :) Wish I could say that I stored enough coffee for all week  BUT I could not; COFFEE IS NEVER ENOUGH!

While learning the essentials of coffee making and serving process, I could also have a chance to meet some of coffee shops & brand owners to talk about their business backgrounds as well as their future goals.

It was pretty obvious that most of them were there not only for serving their coffee and raising their brand image but also giving deep knowledge about how to source, to roast and to deliver coffee varieties at the best quality.

Since it’s been a lot going on there, I decided to keep this blog post laconically…

Thanks to the concept was coffee, the ideas were wise and the outcomes were worth to share!

If you’re a person who likes creativity when it turns into meaningful and aesthetic concepts, keep reading my post,  you would probably like what you’ll see 😉

*

 

Let’s start with LA CABRA Coffee Roasters.

Their aim is something known by the coffee experts but has not been applied to coffee industry from most of coffee producers yet; Reaching the purest, cleanest and finest coffee by reflecting sustainability, traceability and a sound production throughout the whole process.

photo

Their motto is clear; BRIGHTER IS BETTER!

You can watch their video on their website and learn more about where the coffee they serve and distribute comes from and learn the amazing path of the roasting process.  They use social media tools actively so that,  you can also follow them on their social media accounts and learn more about their activities, current news as well as you can order their special coffees from their website.

 Click here for their Facebook Page

Click here for their Instagram Account

Click here to learn more about them and watch the amazing video on Home Page 😉

*

What Happens When You Get Inspired from Coffee Beans to Design Accessories? 

KAAWA‘s collection totally amazed me; It was so gorgeous!

As they stated;

Project Kaa-wa connects the world of stories, jewellery illustrations and good coffee.

photo 2 photo 3

Gold has never been seen this much beautiful; At least by me :)

People always ask me why you don’t wear earring or rings often; It just doesn’t come to my mind before I go out. However, I’m pretty sure that I can wear these earrings and rings in every single day WHICH MEANS, I will definitely be following this collection and choose my favourite ones to purchase in next months 😉

You can see their product details by clicking here :)

Congratulations Anna Steinerová; This project was one of my favourite from the festival 😉

*

The Steampunk Coffee Machine by Professor Harris

Well, I must admit that I couldn’t see where was the glass and cold drip coffee first when I looked at this intriguing machine. As you can see, the machine was something you cannot see in a usual day and the process was a bit different, than ordering a coffee early in the morning when you are on your way to work. While I was sipping my cold trip coffee, I also enjoyed watching the coffee scenes from different movies; That was the creative part as well :)
12931183_1680869012162463_3924645563689152716_n 12963632_1680869015495796_4489535817074746384_n

 photo 1

You can find the Facebook page, belongs to the machine from here

It has Instagram account too 😉

*

OPTIAT!

You should meet the World’s first and only sustainable coffee scrubs. 

By using recycled coffee grounds, they aim to minimise waste and to prevent coffee getting sent to landfill.

Personally, I do not use too much chemicals on my skin and because of this, coffee scrubs seem as a good choice for me considering my daily habits which are drinking coffee and keeping my chemical usage at the lowest level 😉 I had a chance to try Optiat on my left hand at the festival and I could easily feel the difference between my left and right hands.

photo 3 photo 4

I will try to use it on my hand on a regular basis and hopefully see the best results in next days.

You can reach Optiast’s online link below;

www.optiat.com

Instagram: Optiat_co

Facebook: Optiat

 

*

Thanks to The London Coffee Guide, I will keep tasting coffee at different #independent coffee venues in London. This means, we will never end our #coffee conversations my dear readers …

Yagmur 😉

photo 1

Old Truman Brewery, Brick Lane

Bütün Çılgınlar Sever Beni & Aldatmak

17 Haziran 2015

 

e7980c4ad02ab2c0482a420d115133d7Raflarda yerini alır almaz okuyup bitirdiğim Paulo Coelho‘nun son kitabı  Aldatmak hakkında ne zamandır yazmak istiyordum. Ne yazık ki üniversite hayatının hurralı geçen döneminde bir türlü vakit bulup kafamı toparlayamamıştım. Gelin görün ki geçtiğimiz günlerde Moda Sahnesi‘nde seyrettiğim, sezonun son oyunlarından olan Stefan Tsanev‘in yazdığı  Bütün Çılgınlar Sever Beni tiyatro oyununu izlerken aklıma romandan kesitler gelip durunca dedim ki ben bu iki ayrı hikaye üzerine bir yazı çıkarayım.

Aldatmak romanında kadın-erkek ilişkisine farklı bir açıdan bakış, kadının dünyasını anlamaya çabalayış ve iç hesaplaşmalarına kadar gidilen çok derin bir  çözümleme kaygısı var. Roman her ne kadar ilk başlarda yazarın unutulmaz romanı Simyacı’nın başarısıyla karşılaştırılıp, yetersiz bulunsa da, iki romanın gerek konu, gerek bakış açısı, gerekse kullanılan dil bakımından apayrı kulvarlarda yarıştığını rahatça anlayabiliyoruz. Öyle ki romanlarda kocasını aldatan kadın gerçeği ve aslında içten içe bazı aldatma vakalarında kadınlara hak verilmesi, üzerine bir de bunun anlatılması pek de alışıldık bir yaklaşım olmadığından, Aldatmak; ataerkil düzenden gelen okuru afallatan bir roman niteliği taşımaktadır bana göre.

Bir diğer taraftan Bütün Çılgınlar Sever Beni, kadın-erkek ilişkilerinde ve özellikle evlilikler söz konusu olduğunda kıskançlığın tarafları ne kadar farklı ve deli düşüncelere sokabileceğini, bu durumun aşırı güvensizliğe kadar gidebileceğini, komplo teorilerinin boy gösterip, kadını ve erkeği; hem dostluk hem de ilişki mevzusunda nasıl farklı yerlerde konumlandırabileceğini yalın bir hikayeyle, ufak soru işaretleri ve biraz da mizahla ortaya seriyor.

Muhtemelen oyunun hikayesine, oyunun ismini Google‘a yazdığınız anda kolayca ulaşabilirsiniz ama ben sizlere kendimce kısa bir özet geçeyim;

Yosif (Mert Fırat) oldukça şımarık, belki de kendisine olan güvensizliğinin doğurmuş olduğu bir duyguyla fazlasıyla paranoyak, havalı, her durumda kendini zeytin yağı gibi üste çıkarabilecek, oyunda bir yerlerde Maria’nın “kadınların serserilere aşık olduğu”ndan bahsederken kullandığı gibi “serseri” bir karakterdir. Bu arkadaşımız her nasılsa, ortada hiç bir kanıt ve gözle görülür bir ihtimal yokken Maria (Öznur Serçeler)‘ın kendisine olan sadakatinden şüphe duymaya başlamıştır. Ama bu öyle ufak çaplı bir durum değildir. Maria’nın fazlasıyla mükemmel olan sadakati, bunu destekleyici mükemmel güven verici tavırları da Yosif’i huzursuz etmektedir. Bir gün eski dostu Angel (Volkan Yosunlu)’a sürpriz yapar ve biraz da kendisi evlendiği için Angel’ın onunla görüşmeyi bıraktığını düşündüğünden sitem eder. Bu sadakatsizlik düşüncesi beyninin içini kemirip durduğundan,  Angel’ı onunla birlikte Maria’ya hiç de adil olmayan bir oyun oynaması için bir şekilde ikna eder. Çünkü aslında Yosif’in inancına göre, “Bir kadını kimse baştan çıkarmaya çalışmamışsa kadının kocasına sadık kalmaktan başka çaresi yoktur’’ ve bu konuda karısını kaybetmeyi göze almadan, en yakın ve tek güvendiği dostu Angel’la bir olmasının hiç bir sakıncası yoktur. İşte olaylar, Maria için kurulan bu çirkin oyunun planlanmasından sonra çok farklı bir şekilde gelişmeye başlar.

Aslında şöyle bir durum var; kadın-erkek ilişkilerinde o kadar alışılmıştır ki bir şekilde ilişkilerdeki duygunun, sevginin, saygının, sadakatin, eğlencenin ve enerjinin bir gün gelince azalacağına; fazla mükemmel ilerleyen bir ilişki bile şüphe uyandırabilmektedir tarafların içinde. Bu aslında kadın ve erkek dünyaları olarak biraz da bizi oturup düşünmeye sevk edecek bir gerçektir. Paulo Coelho’nun yazdığı karakter de tam bu yüzden başlamıştır o’nun dünyasını belki de alt üst edip o’nu hüzne sokacak bir arayışa girmeye; “Aslında hayatımın mutlu ve kusursuz olmasından bıktım. Ve sadece bu, belli bir zihinsel hastalığın belirtisi olabilir.”

Belki de Aldatmak‘taki kadının sunduğu aynı gerekçeler, oyundaki Yosif’in paranoyaklık, aşırı kıskançlık gibi zihinsel bir rahatsızlığa yaklaşmasına neden olabilir. Ya da Yosif, kendi yaptığı hatalarla Maria ile aralarında oluşan sadakatin iplerini o kadar çok kesmiştir ki, Maria’nın sadakatsizliğine karşı olan aşırı paranoyaklığı, ayaklarının dibine düşen sadakatinin vicdanını daha fazla rahatsız etmemesi için kullandığı bir paravandır. Aldatmak‘tan bir cümle geliyor yine aklıma; “Körlerin en fenası, görmek istemeyendir.”

8efe0583-e3e5-4d54-84e0-066755ef31ccOyunun sonlarına doğru her ne kadar Yosif durumdan işkillenmeye başlamış ve durumu kurtarmaya çalışmışsa da olaylar hiç de düşündüğü gibi gelişip, sonlanmamıştır. Paulo Coelho’nun Aldatmak’ta bahsettiği gibi sorgulanan kişilerin geçtiği 5 aşama vardır; “savunma, kendini övme, kendine güvenme, itiraf ve olanları düzeltme denemesi.” Yosif son aşama olan ‘düzeltme’ denemesinde de başarısız olduğu gibi aslında en yakın dostunu da kendi komplosuna kurban vermiştir; ya da şöyle diyelim, kendi komplosunun kurbanı olmuştur. Çünkü belki de sözler ölmeyip, tıpkı onun söylediği ve Maria’yı hataya düşürmek için kullandığı gibi tohumlanmış ve en ihtiyaç duyulan zamanda ortaya çıkıp, Angel ve Maria’nın içini kemirmiştir. Aslında bu aşamadan sonra Angel’ın onun yakın dostu olup olmadığı da tartışılacak apayrı bir blog yazısı konusudur.

Ben Mert Fırat’ın , Volkan Yosunlu’nun ve Öznur Serçeler’in canlı performanslarını ilk kez izleme fırsatı buldum ve öyle görünüyor ki bundan sonra da sahneleyecekleri oyunların büyük takipçilerinden biri olacağım. Öznur Serçeler’in oyunun karakteri Maria’yla uyuşan zarif, güzel, yetenekli oyunculuğu ve yan flüt ile gerçekleştirdiği canlı performansı; Volkan Yosunlu’nun aşk ve dostluk üzerine kendi içinde girdiği çatışmayı sahneden seyirciye aktarışı ve Mert Fırat’ın mizah duygusuyla birlikte verdiği tam da rolünün adamı imajı, oyunculuğu ve tarzı konusunda sergilediği farklı duruşu takdire şayandı.

Not: Halkımıza tiyatro seyircisinin nasıl olması gerektiği konusunda nasıl bir eğitim sürecine gireriz diye düşünmekteyim. Fikri olan, birlikte bir sosyal sorumluluk projesi geliştirmek isteyen varsa gerçekten bunu hayata geçirmek istiyorum. Örneğin bir abla vardı; tüm oyun boyunca patlattığı flashlara aldırmadan fotoğraf çekmekle kalmadı, yanındakiyle koyu bir muhabbete daldı.

Not 2: Umarım Moda Sahnesi koltuklarını ve koltuk düzenini hiç bir zaman değiştirmez. Gerçek bir tiyatro kokusu aldım, güzeldi…

 

Karsu / AKBANK JAZZ FESTIVAL

28 Ekim 2014

karsublog

It was a great pleasure for me to listen to Karsu within  Akbank Jazz Festival.

So let’s go back to the time I heard about Karsu…

I was at Kadıköy and checking out new published books while I was waiting for my friends. Suddenly, I heard a song in the book store and I asked the name of the artist. (Well, I could also use the app called Shazam but wanted to make a conversation:)) Anyway, they said the singer was Karsu.

Now that I’ve listened to Karsu alive at Caddebostan Culture Center two days ago and I’m totally impressed with her voice. The energy that she reflected on the stage was so satisfied. The way of she was speaking in Turkish was so lovely and there is no doubt that she amazed every single person in the  audience with her performance which she combined with Turkish melodies and foreign sounds.

Although, there is a lot to say about her music background, I would suggest you to go to her concert and realise how perfectly she is singing unique songs and how her fingers are dancing on the piano.

I would have recorded a video or sound at the concert but as it was requested to the audience, I was not allowed to do that. (In other words, we were supposed to show some respect :) ) So, I can’t share her concert video with you but can let you know that she is coming to Turkey  in 2015  again, to perform one of her wonderful concerts. This time Zorlu Center PSM  will be hosting this concert and I’m sure that you will not regret to spend your valuable time for this amazing event 😉

karsu3

                                                                                        You can click here to see the next concert

karsu2

P.S. : I will never forget the memory which she told us about her grandmother;)

We are looking forward to see you soon Karsu :)

KÜLAH’TA BİR ŞARKI SERGİSİ

27 Eylül 2014

 

 

sergidekinsanlar

 

Geçen hafta paylaştığım yazıda; “Yok Öyle Kararlı Şeyler” grubunun yapacağı albüm tanıtımından bahsetmiştim. Grubun Karaköy Külah’ta sevenlerini buluşturacağı Şarkı Sergisine bir aksilik çıkmazsa gidip, çalışmaları göreceğimi belirtmiştim; Bir aksilik çıkmadı, ben de gittim:)

Öncelikle paylaşımımı kaçıranlar için> http://yagmursimsek.com.tr/abidine-bu-soruyu-daha-once-sormadik-hic/

 

Gelelim sergiye…

Şarkı Sergisinin samimi ortamı, sergi boyunca misafirleriyle yakından ilgilenen grup üyelerinin sıcak tavırları, ortaya konan illüstrasyon eserlerinin, şarkı sözleri ve müzikleriyle tutturduğu farklı ahenk ile güzel bi pazar yaşattı bize “Yok Öyle Kararlı Şeyler”. Doğrusunu söylemek gerekirse bir daha olsa bir daha giderim diyebileceğim türden bir sergiydi bu. Gerçi biz yine de bir daha olmazsa diye önlemimizi aldık ve albümümüzü kendilerine imzalattık :)

Sergiyi göremeyenler için, ortamın atmosferini biraz da olsa tadabilsinler diye bir iki fotoğraf çektim. Açıkçası ne kadar anlatsam boş, bir kere serginin mantığına ters; Dinlemeden ve görmeden anlaşılmaz.

(yaşamadan bilemezsin klişeleri gibi oldu ama ben severim bazı klişeleri:))

 

 

 

 

 

 

IMG_3962

Gezi’ye selam olsun…


               

 

 

IMG_3947

 

Geçtim diğer grupların albüm tanıtımlarının özgünlüğünü,birsherlockdeğilsin-440x294-1

kendi çıtalarını da yükseltmiş bulunmakta sevgili Y.ö.k.ş üyeleri.

Bundan sonraki albümlerinin tanıtımlarında, hangi farklı fikirle karşımıza çıkacaklarını büyük bir merakla bekliyorum doğrusu.

Ne de olsa;

Seviyoruz “kirlenmemiş fikirler” i

Halimizden de “memnunuz gizlice” belli 😉

 

 

 

Tırnak işaretleri içindeki söz öbekleri, grubun şarkılarından alıntıdır;
> Özümden Çok
> 34

ANADOLU YAKASI’NDA SEMPATİK BİR GÜNDÜ :)

26 Haziran 2014

25 Haziran 2014

Bu aralar biraz boş takılmaya çalışıyorum aslında. Finallerim bitmiş, stajlarımdan biri tamamlanmış, yaz tatili başlamışken, boş durmaya alışık olmayan bünyeme “Hiç bir şey yapma, biraz kafanı dinle!” diyorum ama tabi yine başarılı olamıyorum malesef. Ufak çaplı işler, planlar ve organizasyonlar yine mevcut.
Şikayetçi iyim? Hayır asla;)

Screen Shot 2014-08-22 at 2.13.36 PM“Radyo programı yapamasak da, blogumuzda paylaşırız.” diyerek yaptığımız, kendi kendini geliştiren müzikli paylaşımlarımıza devam ediyoruz.

Çarşamba sabahı önceden sözleştiğim  dert ve eğlence ortaklarımdan biri olan Ayberk ile buluşmaya giderken, Kadıköy’de her zamanki durağımda durdum ve vitamin depoladım.

Kulağımda Waldeck- Memories çalıyordu.

Greyfurt+portakal karışımımı bir kaç yudumda bitirip şarkı eşliğinde yoluma devam ettim.

*Waldeck- Memories; http://www.youtube.com/watch?v=zM39EUa1uQk

 


Not: Bu arada greyfurt tüketmeyi seçeceğiniz en yararlı meyvelerden biridir. Acıdır, belki ilk etapta da biraz mide bulandırır ama yağ yaktırıp C vitaminini de arttırır;)

Screen Shot 2014-08-22 at 2.14.05 PMBuluştuktan sonra bir şeyler atıştırıp karnımızı doyurduk ve Kadıköy sokaklarında böyle küçük şirin bir yer bulup, kahve içesimiz geldiğini dillendirdik. Sonuç olarak Barlar Sokağının sonuna geldikten sonra karşımıza çıkan Cuba Coffee Social Club’ta kahvemizi içmeye karar verdik. İsminden de tahmin edileceği gibi, Ayberk Cuba Latte içti, ben de Cuba Americano. Ortaya da bir limonlu cheesecake söyledik. Sohbet, muhabbet derken tabakta ve bardaklarda hiç bir şey bırakmadık. O an fiziksel olarak dinlemiyor olsak da aklıma gelen, kulağımda çalan şarkı

Birdy- Maybe idi;

Hayallerinin bir gün mutlaka gerçekleşeceğine inanmak isteyenlerin şarkısı. Bir gün eski günlere bakıp da gülümseyebileceği şeyler yaşamak için çabalayan dostlukların, arkadaşlıkların ve aşkların şarkısı.

*Birdy- Maybe; http://www.youtube.com/watch?v=sBpsuRKT4hc

 

 

Screen Shot 2014-08-22 at 2.13.46 PM

 

 

Not:

Bu arada kahvelerin lezzeti fena değildi ama öyle aman aman da bir tadı yoktu.

Diyeceğim o ki isme aldanmamak gerek, ama önemlidir risk alıp denemek;)

 

 

Günlük kahve krizim gelmeden ucuz kurtardığımız bir kahve seansından sonra Bostancı sarı dolmuşlarına atlayıp Caddebostan Sahilinin yolunu tuttuk. Kim demiş Anadolu Yakası’nda hayat yok diye?  İsteyince öyle güzel ve dinlendirici şeyler yaparsınız ki o cümleleri geri yutmak zorunda kalırsınız;)

Biz hazırlıklı gitmiştik. Sürekli bu keyfe erişebilen insanlar olmadığımızdan bizde öyle kolay açılır sandalye mandalye yoktu ama havlularımız ne güne duruyordu:) Giderken yanımıza almıştık zaten havlularımızı ve tabi ki kitaplarımızı. Haftaiçi olduğu için sakin bir gün gibiydi sahilde. Serdik havluları ve açtık keyif biralarını (evet alkole karşı değilim dozunda alındığı sürece;))

Tabi o sıralarda benim aklımda yine bir şarkı dolanıyordu; Vance Joy- Riptide

Ne bileyim hoşuma gitmişti şarkı, ilk dinlediğim zaman da İngiltere’de tarzını çok sevdiğim bir sokaktaki, rastgele girdiğim bir pubta çalıyordu. İyi ki “Shazam” diye bir uygulama vardı ve iyi ki telefonum akıllıydı da şarkının ismini bulabilmiştim / anılarımı şarkıyla sabitleyebilmiştim:)

*Vance Joy- Riptide; http://www.youtube.com/watch?v=uJ_1HMAGb4k

Not:

Evet ara ara İngilizce gramerimi tazelemek için İngilizce roman okumaya çalışıyorum, aslında pek de zevk almıyorum ama bilgileri bir şekilde güncel tutmak gerek:)

Ayrıca evet ayaklarımın numarası 39 filan hatta bazen 40 bile giyebiliyorum:)

Screen Shot 2014-08-22 at 2.14.51 PM

Yanımızda getirdiğimiz kitaplarımızı okurken Ayberk’in okuduğu kitaptan

bir bölüm dikkatini çekince bana da okuttu ve o kitabı bitirdiği zaman,

tamamını da okumaya karar verdim.

 İşte küçük bir kesit;

  Tamam, bundan sonra bir şeyi öğrenmek istediğin zaman balıklama dalacaksın.”

  Brida bu dersi çabucak unutmuştu. Daha yirmibir yaşında olsa da pek çok şeye heveslenmiş, ama hızla başladığı her hevesten aynı hızla vazgeçmişti. Zorluklardan korkmazdı, onu ürküten belirli bir yolu seçmeye zorlanmaktı. 

   Bir yol seçmek demek, öteki yolları deneme fırsatlarını kaçırmak demekti. Önünde koca bir hayat vardı ve ilerde şimdi yaptığı seçimlere pişman olabileceğini düşünüyordu.

“Kendimi bir şeye mahkum etmekten korkuyorum.” diye düşünüyordu. Olabilecek bütün yolları denemek istiyor, sonunda hiçbirinde yol almıyordu.

                                                     

Screen Shot 2014-08-22 at 2.14.59 PM   Bir kaç saat süren bu dinlendirici ve bir o kadar da dolu dolu geçen Caddebostan keyfimizden sonra kapanış kahvelerimizi içip evlerimizin yolunu tutmaya karar verdik. Bu sefer bilindik bir tat için  Barlar Sokağının yukarısına çıkarken sol taraftaki yeni açılan Starbucks’ta oturduk. Türk kahvelerimizi söyledik. Umut hiç bir zaman tükenmez, şansın da nereden geleceği belli olmaz deyip, fincanlarımızı kapattık ve günü sonlandırdık.

Sevdiğiniz bir dostla paylaştığınız gün sizi enerjik kılar; zamana ve hayata daha da bağlar :)


Günün sonunda, 25 Haziran Çarşamba gecesinin şarkısı ise bu aralar benim favorilerimden biriydi;

     Dinlediğiniz için kendinizi şanslı sayabileceğiniz türden.

     Hani o sesin tınısını kulağınızda hissettiğiniz zaman, bambaşka dünyalara gidebileceğiniz türden.

           *Esther Phillips – Try Me; http://www.youtube.com/watch?v=2ezNKVfpBZU

Şarkılarımı, hikayelerimi, düşüncelerimi paylaştım yine.

Umarım linklere tıkladığınıza pişman olmamışsınızdır;)

Her türlü soru, yorum, paylaşım veya öneri için mail adresim;

ygmrsmsk@gmail.com

Hoş kalın:)

İŞTE ŞİMDİ ORTAMIMIZDAN BAZI ALAKASIZ GÖRÜNTÜLER

Screen Shot 2014-08-22 at 2.14.30 PM

Screen Shot 2014-08-22 at 2.15.07 PM

Screen Shot 2014-08-22 at 2.14.43 PM

sonu(uç)ta sen varsın yine…

29 Haziran 2013

thamesnehri

Bulamadınız değil mi? 

En azından ben bulamadım demeliyim, sizi de bu işe alet etmeyeyim…

İşte bir süreliğine kaçtım  ben de…

Saatimi durdurdum,

Çocukluğumu yanıma aldım,

Anahtarlarımı terk edip, yeni anahtarla uyandım..

Evet, bilerek yaptım…

Başka bir ülkede,

Bambaşka dillerle, isimlerle,

Acayip hayatlarla başbaşayım…

Belki de sadece bu  hayattan ne istediğimi bulabilmek için .

Bir dakika, galiba hatları karıştırdım..

Sadece havalanında yaşı biraz ortalamanın üzerinde olan bir teyzeyle konuştuklarımızı anlatacaktım, konu nereden nereye geldi yahu;

Üç buçuk saatlik bir yolculuğun ardından nihayet London-Gatwick Havaalanı’na inmiştik. Bu kez içimde öyle tereddüt filan yoktu çünkü bu havaalanını tanıyordum ve hangi otobüs veya tren için bilet almam gerektiğini de biliyordum açıkçası. Neyse valizleri beklemeye başladık. Bir teyzenin yanına oturdum. Yorgun görünüyordu belli ki yol onu yormuştu (söylemeden geçemeyeceğim, şu İngiliz teyzelerin hangi yaşlarda olurlarsa olsunlar kendilerine olan özgüveni, bakımları, makyaj ve giyimleri her zaman beni benden almıştır. Sanki ergenlik çağındakilerle yer değiştirmiş gibiler bazen. Öyle kızlar görüyorsunuz ki tıpkı kocaman kadın gibi giyiniyor, öyle teyzeler görüyorsunuz ki bir tek piercingi eksik kalıyor.) 5-6 dakikalık sessiz bekleyişin ardından, adını hala bilmediğim teyze bana hangi ülkeden geldiğimi sordu. Çok belli etmişim herhalde yabancı olduğumu. Türkiye’den dedim. Sonra bana öyle güzel, güneşli bir ülkeyi bırakıp, onun tabiriyle, kasvetli, bulutlu, donuk yere neden geldiğimi sordu. Ben de, çünkü güneşli olmasına rağmen ‘ampul’ yaktılar dedim. Tabi ki anlamadı. Ben de niye öyle bir şey söylediğimi anlamadım; iç güdüsel olarak son zamanlarda her konuşmanın sonunda, ortasında veya başında, ya devlete imalı bir şey söylüyor, ya başbakanımıza gerekli sözleri sarfediyor ya da  en son haberleri duyunca başkalarıyla paylaşıyordum. Tabi bu arada teyze yüzüme soran gözlerle bakmaya devam ediyordu, ben de bunun , bagajlarımızın gelme süresi kadar kısa bir zamanda anlatılacak bir hikaye olmadığını belirtip, ülkeme yaptığı iltifatlar için teşekkür ettim. Eğitim için geldiğimi, aslına bakarsa Brighton ve Londra’daki sanatsal faaliyetleri bir süre takip etmek istediğimi, farklı ülkelerden insanlar tanıyıp, farklı yaşamları dinlemek istediğimi söyledim. Sonra kızlarının resimlerine bakmamı istediğini söyledi ve cüzdanını çıkardı. İşte o anda biraz garip hissettim. Teyzenin bana uzattığı cüzdanın içi bomboştu yani kızlarının resimleri filan yoktu. Zannediyorum yaşlılıktan gelen, Schizofreni (şizofreni) veya Alzhiemer(alzaymır) gibi  bir hastalığı vardı ve bakıma muhtaçtı. Durumu çaktırmadım, toparlamaya çalıştım olan biteni. Çünkü ülkemin güzelliklerini hatırlayıp bana hesap sorabildiğine göre aslında deli değil sadece yardıma muhtaç bir teyzeydi. Ama yine de yabancıydı ve garipti,  şeker verseydi almazdım o ayrı :) Teyzeye kızlarının çok güzel olduklarını söyledim.S onra bana hayatla ilgili bir şeyler anlatmaya başladı. Tabi İngiliz İngilizcesi bu hepsini anlamayı beklemiyordum ama aradan bir kaç cümle seçtim kendimce; belki de algıda seçicilik burada da girdi devreye.

İnsanların düşünceleri var, hepsinin… Kalpleri olmalarını da tercih ederdim… Hepsinin.. Hepsi ellerinde ya kalemle, ya tüfekle ya da odunlarla geziyorlar. Bunu neden yapıyorlar biliyor musun?

– Kalemi taşıyorlar çünkü, sen bir şey yazdığında üzerini ya çizmek isteyecekler ya da  yazdığına bir şey eklemek isteyecekler. Eğer sadece senin yazdıklarının önemli olduğunu düşünüp altlarını çizerlerse veya senin iyiiliğini düşünüp parantez açıp şöyle daha iyi olurdu gibi düşüncelerini yazarlarsa  şanslısın tatlı kız, dedi.

– Tüfeği yanlarından ayırmıyorlar çünkü, seni olduğun gibi kabul edip bu olgunlukla birlikte yaşayamayacaklar, ya da onlardan daha güçlü birinden emir alıp zayıf kişilikleriyle bu emre karşı koyamayacaklar, sonuç olarak çareyi, çare arayan birini öldürmekte bulacaklar ya da sadece aciz olduklarını daha nasıl belli edebilirler diye düşünüp tüfeğin varlığıyla seni korkutmaya çalışacaklar. Bir gün gelir de bu doldurduğum tüfeğin yönü bana doğru dönerse ne olacak diye sormadan, sevgi yerine nefret ateşlemeye devam edecekler.

– Odunları var çünkü bazen seni durdurmak isteyecek, daha fazla gelişebiliyor olmanı görmeye dayanamayacaklarından bu odunları yoluna koyacaklar. Ya da bir diğer ihtimal ve yine eğer bu olursa şanslısın, gideceğinde seni özleyeceklerini bildiklerinden yoluna çıkmaya çalışacaklar… Bütün bunlar olurken sen de bir insansın ve senin de elinde bu dediklerimden olacak.

Sadece nasıl, nerede, hangi amaçla kullanacağını bilmen yeterli tabi bu konuda gönüllüysen ancak.

Sonra dedim ki ‘ya şanslıysam?  …

İlk anlamadı, sonra düşündü biraz kendi söylediklerini.

– Çok fazla seçeneğin yok ama yine de iki veya üç seçenek arasında kaldın demektir. İddiaya girerim ki her birinde biraz mutluluk, biraz  hüzün, biraz eğlence olacak; keşfetmen gereken şey ise , hangi yol daha fazla değecek senin ruhuna.

Sonra kızı geldi..Gerçekten de güzeldi kızı, yalan söylememişim teyzeye. Annesini birlikte oturduğumuz yerden hafifçe kaldırırken, annesi eğer benim başımı ağrıtmışsa diye özür diledi. Tabi ki de önemli değil dedim. Aksine zevk almıştım bu sohbetten. Valizimi aldım ve otobüse binip, Brighton’a merhaba dedim….

————–

A yok hayır gerçekten yaşamadım böyle bir şey:)

Ama eminim ki ben bu hikayeyi , bu misafir hanenin şirin odasında, düşüncelerimde  yaşarken, dünyanın bir yerinde , herhangi bir teyze bu tarz bir şeyler anlatmış olabilir bir kıza veya oğlana. 

Şimdi ben kafamdaki seçenekleri nasıl ederim de tartarım, teyzenin de dediği gibi içlerinden ruhuma değenini nasıl seçerim bilemedim.

Belli ki bu gece yine kahveye talibim…