Browsing Category

Blog

Let’s Accept “BEFINE Challenge” !

15 Temmuz 2015

 

11825595_446275405555104_7608831188119579553_n

Have you ever heard about Befine Challenge?

OR

Have you already accepted the challenge?

Well, let’s know a little bit more about it!

My friends and I have been trying to change our life styles such as changing our eating habits, doing more sportive activities, joining more cultural events, discovering new places and so on for 3 months. When we found that it wasn’t enough to share this experience with just three of us, we wanted to have this experience together with other people who want to change their life styles and want to live healthier lives.

How this idea came into our minds?

This is not the perfect one you’ve ever heard but nevertheless, i’ll try to tell you the story;

In the last term of our university education, we took a course entitled “Marketing & Society” and we were supposed to create an idea for the project according to the subject title (which was Childhood Obesity)  we choose at the beginning of the course. In a nutshell, we created a mobile app idea including different categories to change children’s daily habits.

Anyway what happened next?

We named it “Befine” and presented it to the instructor. As we understood, she liked it but even if she didn’t like it, at least we felt connected to the idea :)

Afterwards, the university life finished, we got good grades, we graduated and we didn’t want to throw this inspiring name away as well as the opportunity to create a small community.

During the period that we’ve been caring about our health and wellness; we’ve noticed that our life standards and mental health have been becoming better. Thus, we felt encouraged to emphasise and reflect this idea (the way of seeing life) to everyone who wants to get some inspiration to start doing it.

At the end, the name, “Befine” became an Instagram Account which is “Befine Challenge” calling people to live better lives;

Befine Challenge Instagram Account

By living a healthier life, we’re not promising to lose weight (to be honest, it  eventually  happens once you change your daily eating habits) or strong muscles but we’re promising to feel better in the long-term. If you wonder, currently, we do not have millions of followers since we want to get in touch with organic users; In other words, we want to interact with real Befine Challengers 😉

Because of this, we kindly invite you to accept “Befine Challenge” and follow us on our Instagram page :)

So, if you want to share what makes you feel better in your life and how you achieve the success you dream by changing your bad habits, we’re more than welcome to see and listen to it. Just tag as (@befinechallenge) and send a photo via Instagram 😉

Thanks for your support and interest,

BEFINE TEAM

 

 

Üniversite Şöyle Bir Şey;

28 Haziran 2015

photo (1)

Üniversite şöyle bir şey;

Hayatınızın bir 4-5 senesini nadasa bırakıyorsunuz…

Bu süreçte yaptığınız, katıldığınız, öğrendiğiniz, uyguladığınız her şeyle vaktinize ve nak(i)tinize değer katmaya çalışıyorsunuz.

Amacınız hep, bir sonraki yıl, kendinizi daha verimli, daha başarılı, mutlu ve huzur dolu bulabilmek oluyor…

Azıcık bile  yaşama sevinciyle doluysanız, hiç bir şeyi kaçırmak istemiyorsunuz;

Bu yüzden bütün her şeyi bir arada yapabilmek istiyorsunuz..

Enerjinizin doruklara ulaştığı noktada, bazen kolunuzu kaldıramayacak kadar yoruluyorsunuz…

Tüm bunlar olurken yeni insanlar tanıyor, eski dostlarınızla görüşmeye de devam ediyorsunuz;

Onlarla özelinizi paylaşıp, ilginizi ve alakanızı bahşediyorsunuz;

Gelin görün ki azıcık şanssızsanız, sonraları fark ediyorsunuz ki kimi dostluklar çıkarlara göre değişiklik gösterebiliyor…

Çok geçmiyor bunu da kabulleniyorsunuz ve insanlara güvenmekten vazgeçmiyorsunuz;

Yepyeni dostlarınız, arkadaşlarınız, gruplarınız oluyor..

Sonuç olarak kimse kimseyi sevmek veya kimse kimsenin kahrını çekmek zorunda değil, onu anlıyorsunuz…

Aşk-meşk hayatınız hareketleniyor;

Gece hayatınız daha da geçlere sarkıyor.

Sohbetini sevdiklerinizle hava karardı mı oturup bir barda içmenin,

Gündüz ise yine aynı kişilerle birlikte yemek yemenin zevkine varıyorsunuz..

Onlarla her saatin tadı farklı oluyor, keşfediyorsunuz…

Zamanla gittiğiniz kulüplerdeki yüksek desibel müzikten ve tıkış tepiş bir ortamda dans edebilmeye çalışmaktan sıkılmaya başlıyorsunuz;

Onun yerine rakı masasında edilen iki çift muhabbetin tınısı sizin kulağınıza daha güzel gelmeye başlıyor ve bunu “ben yaşlanmışım ya…” diyerek açıklama ihtiyacı hissediyorsunuz; Ama yok, alınan yaş değil bunun sebebi, her insanın başkadır rakı sofrasıyla tanışma evresi…

Üniversitenin ilk bir iki senesinde hatalar, zaman kayıpları ve maddi çöküşler yaşadıktan sonra kendinizi akademik hayatınızı sorgularken buluyorsunuz. Önce okuduğunuz bölümü sorguluyorsunuz; ben bu bölüme ait miyim? Ya da bu bölümü bitirince kendimi ait hissedebileceğim bir ortamda çalışabilecek miyim?

Aslında şu şekilde; Ben bu okulu bitirdiğimde kendimi tatmin etmiş olacak mıyım? Hele de önünüzde bir iki mükemmel örnek varsa; “Ben neden aynı yerlerde olamayayım?” diye kendinizi hırslandırıyorsunuz. Biraz çaba ve gayret gösterip hali hazırdaki durumunuzun biraz daha üzerine yükseltiyorsunuz başarınızı ama yine de yeterli olmuyor bu rakiplerinize ulaşmaya, tatmin olmaya. Dolayısıyla en sonunda küçüklükten beri yanlış öğrendiğiniz bir şeyi kendi içinizde doğru şekliyle yaşamaya başlıyorsunuz; Başkalarıyla yarışmaktan çok, kendi rekorunuzu kırmanın ne kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz.

Bu arada yine hayatınıza yeni arkadaş grupları, varınızı yoğunuzu paylaştığınız dostluk hikayeleri, çarpışık aşk ilişkileri, düğümlenmiş aile mevzuları vs. girmeye devam ediyor.

Bir zaman geliyor bunalıyorsunuz aşırı olandan. Yalnızlığınızı seviyor ve kimi zaman özlüyorsunuz… Siz, keyfiniz ve kahyası bir aradayken ruhunuza iyi gelen bir müzik açıp, bir kadeh şarabınızla kendi dünyanıza hafiften eşlik etmenin tadına varıyorsunuz.

Belli dönemler, belli  ilgi alanlarına ya da aktivitelere takmaya başlıyorsunuz; bu yeni bir müzik türü dinlemeye başlamak, dans kulübüne üye olmak, briç partilerine katılmak, hep denemek isteyip bir türlü vakit bulamadığınız bir sporu öğrenmeye başlamak veya kitap serileri bitirmeye çalışmak olabiliyor… Ama sonra farkına varıyorsunuz ki her şarkının bir demlenme süresi var ve her sanatçının ruhunuza iyi geldiği anlar farklı… (Burada şair “şarkı”yı kullanarak hayatımıza giren herhangi bir alışkanlığı veya bağlantıyı kastetmiş olabilir).

Ailevi meseleler… Bazı ailevi mevzulardan, kendinizi nadasa bıraktığınız bu üniversite  seneleri içerisinde ister istemez biraz uzaklaşmış oluyorsunuz. Bu bazen iyi bazen ise oldukça sancılı bir süreç haline geliyor zaman geçtikçe.. Ailenizle her ne kadar gün aşırı konuşup, paylaşımda bulunsanız da bunun bir türlü yeterli gelmediğini, artık aynı şakalara gülmediğinizi, aynı dertlerden muzdarip olmadığınızı aylar sonra bir araya geldiğinizde, aradan kaçan ve konuşulmayan ne kadar çok konu olduğunu görünce anlıyorsunuz. Ondandır belki ailenizden biri yanınıza geldiği an tüm dünyayı unutup, onları yaşamın güzelliklerini sizin gözünüzden görebilmeleri için farklı bir kampa alıyorsunuz. Aile demişken; Ailesinden uzak bir şehirde okuyan her üniversite öğrencisi gibi zamanla, okuduğunuz şehirde de kendinize bir aile oluşturmaya başlıyorsunuz. Hani yukarıda bahsettiğimiz ve çıkarları olmadan sadece sizin varlığınızla ilgilenen dostlarınız var ya! Şanslıysanız, sizi koruyup kollayan, tek bir kelimenizle bile sizi anlayıp yanınıza koşturan insanlar alıyorsunuz hayatınıza bir daha çıkarmamak, mutlu anlarınızdan ayırmamak, ağlarken omuzlarından uzaklaşmamak üzere.

Yeri geliyor kendinizden uzaklaşıyorsunuz. Aynada baktığınız kişi aynı kişi gibi gelmiyor size. Değişimi yavaş yavaş kabulleniyorsunuz; nihayet kabuğunuzu kırmaya başlıyor, olgunlaştığınızı hissediyorsunuz.

“Hayır” demeyi öğreniyorsunuz. Çünkü bir bakıyorsunuz, kimse sizin kadar özverili düşünmüyor; konu siz veya bir başkası olunca. Ya da siz “İnsanlar ne der?” diye düşünmeye çok alıştırılmış buluyorsunuz kendinizi ve bundan vazgeçmeye başlıyorsunuz, içiniz daraldıkça. Emin olun hayatı insanların  sizin ilerlemenize bir gıdım faydası olmayacak düşünceleri için değil kendiniz için yaşayabilmek en iyisi!

Yeni fırsatlar kovalıyorsunuz; yeni yerler keşfetmek, yeni diller öğrenmek, farklı kültürlerin içerisine karışmak, kimsenin sizi tanımadığı bir yerde, özgürce, kafanıza göre gezmek istiyorsunuz. Bir de bunu paylaşmadan edemiyorsunuz ki onlar da istesinler, onlar da görsünler, gitsinler, görüş açılarını, bakış açılarını genişletsinler…. Çünkü hissediyorsunuz ki bu dünyada yalnız değilsiniz ve sadece sizin gördüklerinizi görmüyor herkes; Başka gözlerden, başka pencerelerden bakmanızın da size değer katacağını her bünyeye aşılamak istiyorsunuz.

Siz fark etmeseniz de bir çok insanın hayatına değiyorsunuz ve yine  fark etmeden onların da sizin hayatınıza ışık veya engel tutmasına izin veriyorsunuz.  Ama zamanla işin ehli oluyorsunuz işte, siz de olası bir durumda gerekenin ne olduğuna karar veriyorsunuz…

Öğrenmeye acıkıyorsunuz yeni şeyler öğrendikçe! Vaktinizi boşa harcamamak, okulun öğretemeyeceği şeyleri de kendi azminizle öğrenebilmek için dört elle sarılıyorsunuz sizden daha çok şey bildiğini düşündüğünüz insanlara, kurumlara, topluluklara. Hızla ilerleyen teknolojiye ayak uydururken bazen raydan çıkıveriyorsunuz. Özünüzü unutuyorsunuz, kim olduğunuzu, nereye gitmek istediğinizi, eskiden neler yaptığınızı… Sonra bir geri dönüş yoluna giriyorsunuz. Geçmişinizi sorguluyor, geçmişinizin işinize yarayan ve sizin canınızı acıtmayan taraflarını geleceğe taşımak için planlar yapıyorsunuz.

Basitleşiyorsunuz. Bu kötü değil! Hayatınızı basitleştirmeye başlıyorsunuz; Daha az insan, daha öz muhabbet, daha temiz ilişkiler, daha kaliteli iletişim, daha fazla mutluluk, daha uygulanası kararlar, daha gerçekleştirilesi hayaller, daha az konuşup, daha çok dinlemeceler ve ‘daha’sı…

Hayallerinizi kurmaya devam ediyorsunuz ama bir süre onları gerçekleştirmeyi askıya alıyorsunuz. Çünkü yaşam savaşı başlıyor hafiften… “Ben önümüzdeki sene <şunu> yapmak istiyorum!” diyorsunuz mesela; sonra kendinize önümüzdeki sene hala üniversitede okuyor olacağınızı ve aslında yapmak istediğiniz şeyi, kendi kazandığınız parayla yapmak istediğinizi hatırlatıyorsunuz. O ay sonunda elinizde kalan paraya bakınca, harcadığınız her kuruşun hesabını yapmaya başlıyor ve harcadığınız yere değip değmediğini sorgulamadan edemiyorsunuz. Böylece hayatınızı finanse etmeyi öğreniyorsunuz…

Öyle bir süreç ki bu; Siz bir dostumun da söylediği gibi dünyaya iyilik yapmaya geldiğinizin farkına varıyorsunuz ve bu iyiliğinizi ulaştırabildiğiniz kadar çok insana ulaştırmanın sizin elinizde olduğunu biliyorsunuz. Anlayabilenlerle ve bunu gerçekten istediklerine inandıklarınızla  bildiklerinizi daha çok paylaşıyor, onlara karşı olan sevginizi daha çok tutuyor, özverinizi daha çok gösteriyorsunuz. Bir de bunun yanında o olmayasıca günler geliyor ve acı gerçeğin farkına varıyorsunuz; Duygusuzluğun, öfkenin, kinin, acımasızlığın ve bencilliğin nasıl ölümcül bir tuzak olduğunu maalesef görüyorsunuz. Gözleriniz yaşara yaşara katledilen insanlara, ağlatılan çocuklara, öldürülen canlara, yıkılan ağaçlara, günden güne mermere dönüşen ülkeye ve insan zihniyetine bakıp, adaletin uzuuuunca bir süre sizin oralara uğramadığına yanıyor, insanlara gerçeği göstermek için elinizden geleni değil elinizden gelmeyeni de yapmaya çalışıyorsunuz. Haksızlığa tahammülünüz gittikçe azalıyor, böyle bir düzene de küfrediyorsunuz. Evet! Bu hurralı geçen 4-5 sene içerisinde küfretmeyi de öğreniyorsunuz ya da bir şekilde öğretiliyorsunuz diyelim.

Selam vermenin, karşılık beklemeden, birine gülümsemenin size ortaya koyduğunuz milyarlardan daha çok kapı açabildiğini görüyorsunuz. (Gülümsemek demişken; Gözlerimin kenarındaki çizgilere kafayı taktığımda geçen gün; “Vay beee, bu yaşta bu çizgilere sahip olmuşum.” dediğimde, okuldan tatlı mı tatlı bir kız arkadaşım bana şunu söyledi; “Gülümsemesi içten ve gerçek olan insanların gözlerinin etrafında çizgiler oluşur!” Yaşlanmak buysa eğer, keşke hepimiz erken yaşlansak ve gözlerimizin etrafında çizgiler dolup taşsa diye düşündürttü işte :) )

 

Saygı duymanın ne büyük bir erdem olduğunu, saygınızı haketmeyen insanlara ödül olarak verdiğinizi fark ettiğinizde anlıyor, bu karşılıksız saygıyı hemen geri çekiyorsunuz çünkü daha çok hakedenler vardır, hissediyorsunuz. Yeri geliyor 5 yaşındaki çocuğun yaptığı tek bir harekete, 50 yaşındaki adamın kurduğu tek bir cümleden bile daha çok saygı gösteriyorsunuz. Doğru ve yanlış, mantıklı ve mantıksız kavramı oturuyor çünkü yavaş yavaş. Kendi doğrularınız, kendi hatalarınız, kendi hayatınız, kendi kişiliğiniz ve karakterinizle gurur duyabilmek için çabalıyorsunuz.

Sonunda o gün geliyor ve bu hayatınızı nadasa bıraktığınız süreç bitiyor; Artık hayata atılmaya daha elverişli bireyler haline geliyorsunuz. Tarlanız daha elverişli hale geliyor ancak hala sürülmeyi bekliyor. Mezun oluyorsunuz işte! Hayatınızın bir diğer dönemi sizi bekliyor!

Şanslıyım ki ben bu 5 seneyi yaşayabilmek için gerekli olan maddi ve manevi şartlara sahiptim; şanslıyım ki beni destekleyen bir ailem, her daim sevgisini eksik etmeyen dostlarım, arkadaşlarım; bu süreci eğlenceli ve kaliteli hale getiren değerli hocalarım, çalıştığım süreler boyunca tecrübeleriyle bilgime ışık tutan direktörlerim, düşüncelerine saygı duyduğum ve söylediklerinden ilham aldığım sevdiklerim vardı….

Dün üniversitemin kapısından içeri son kez öğrenci olarak girdim ve ayakları yere basan, kendi dünyasında yaşamaktan hiç bir zaman vazgeçmeyecek, kim olduğunu ve nereden geldiğini hiç bir zaman unutmayacak diplomalı bir kadın olarak çıktım en sonunda! Öyle görünüyor ki bundan sonraki süreçte üniversitenin değil hayatın, öğrenmekten hiç bir zaman vazgeçmeyecek bir öğrencisi olarak boy göstereceğim podyumlarda :)

Biliyorum ki ben de bir gün ulaşacağım beni katıksız mutlu edecek, yaşadığıma değecek, yıllardır aramaktan vazgeçmediğim içten içe hissettiğim, sarıp sarıp defalarca izleyeceğim o ‘an’a ;

Nasıl yazmıştı Ataol Behramoğlu bir şiirinin “SON”unda;

“Bütün ömrümce aradığımı bulduğumda,

Oturup ağlayacağım

Bir deniz kıyısında…”

Bir Garip Telefon Konuşması

3 Haziran 2015

 

birgariptelefon konuşması

 

(Telefon konuşmasının ortaları….)

– Evet evet… Aynen dediğim gibi..

– Ay yok ben yanlış anladım herhalde…

– Ya kızım hayır, doğru anladın diyorum, yapmışlar işte!

– Ama Berrak, adamların işi gücü yok bununla mı uğraşmışlar yani?

– Derinciğim, adamların işi araştırmak, keşfetmek, bulmak; konuyu da senin keyfine göre değil, inandıkları veya ilgilendikleri alanlara göre seçiyorlar. Kansere çare bulmaya çalışırlarken mantıklı, kalbine çare bulmaya çalışırlarken mantıksız mı oluyor yaptıkları, bir düşün bakalım.

– Tamam, tamam haklısın da ne bileyim, ilk kez böyle bir şey duyuyorum, ani tepki verdim herhalde.

– Ha şöylee aşk kadını!

– E peki anlat nasıl bir şeymiş bu, tüm aşk acılarımızdan nasıl kurtaracakmış bu tedavi yöntemi bizi?

– Öncelikle bu bilimsel araştırma sadece kadınlar üzerinde ve sadece kadınlara özel olarak yapılmış; yani aslında bu fikirle ilk ortaya çıkan bilim insanı, sevgilisini terk ettiği için, onun intiharına sebep olan bir adammış. Bu yüzden kadınların duygularına ve kalplerinin işleyişlerine yönelerek ilerlemeyi tercih etmiş.

– Ne diyorsun!!! Hikaye şimdi daha ilgi çekici gelmeye başladı.

– Salça olma da dinlemeye devam et; Adam bu kötü olayı yaşadıktan aylar sonra bir gün, dişinde hissettiği dayanılmaz bir ağrı sonucu soluğu dişçide almış. Hemen ertesi gün dişinde kanal tedavisine başlanmış. Adamın ilham aldığı olay da tam bu durum olmuş. Sen hiç yaptırdın mı kanal tedavisi?

– Yok yaptırmadım.

– Ben yaptırmıştım. Biraz sinir bozucu.

-Nasıl bir şey bu tedavi? Adamın araştırmasıyla ne ilgisi var?

– Şimdi dişlerimizin içinde Pulpa adında; sinir, kan, lenf vs. damarlarını içeren yumuşak bir tabaka var tamam mı? Bu tabaka artık çürümeye hasar görmeye başladığında, dişlerimizdeki o dayanılmaz ağrıyı filan da hissetmeye başlıyoruz. Tıpkı aşk acısı yaşadığımızı, belli bir yere kadar hasar gördükten sonra fark ettiğimiz gibi.

– Doğru diyorsun valla! Aslında aşk acısı çekmemizin tek sebebi son anda gelinen nokta değil; terk etmek veya terk edilmek değil yani; o süreç içerisinde yaşadıklarımızın da büyük etkisi var.

-Kesinlikle işte! Anlayacağın ruhumuz hasar görmeye, kalbimiz çürümeye başlayınca tıpkı Pulpa’daki hasarın yarattığı gibi kalp ağrıları, aşk acıları çekmeye başlıyoruz. Adam da buradan yola çıkmış işte!

– Bir dakika, bir dakika, nasıl? Tamam anlattıklarını anladım hatta mantıklı bile buldum benzetmeyi ama buradan nereye bağlanabilir ki bu araştırma?

– Kalbindeki Pulpa’yı temizliyorlar Derinciğim ben sana bu şekilde söyleyeyim…

(bir kaç sn. süren bir sessizlik olur)

– Bir dk. bir dk., nasıl olur? Bildiğimiz gerçek kalbimizden mi bahsediyorsun sen Berrak?

– Ay eveeet!! Hele şükür! Aşk kadını olabilmişsin ama meşk kadını olamamışsın Derin ya, kavuşturamıyoruz bir türlü fikirlerimizi seninle!!

– Aman Berrak, sanki her gün böyle bilimsel bulgulardan bahsediyormuşsun da anlamakta zorluk çekiyormuşum gibi konuşma Allahasen. Zaten derdim başımdan aşkın…

– Tamam kızma hemen… İşte zaten derdin başından aşkın, pençesine düşmüşsün diye aşkın sana anlatıyorum bunları kızım. Kendini aşk acısından yiyip bitireceğine, gel şu yöntemi ilk deneyenlerden biri de sen ol! Gidelim beraber, destek olurum sana, ben üzgün görmek istemiyorum artık canım arkadaşımı.

– Hayatta olmaz efendim. Bir kere ben bilime duygularımı teslim edecek kadar güvenmiyorum, güvenemiyorum. Benim inancıma göre farklı işliyor bilimlin ve duyguların mekanizması…

– Ay alemsin Derin; Sen şimdi “biri”ne duygularını teslim edecek kadar güveniyorsun da, “bilim”e teslim edecek kadar güvenmiyorsun öyle mi!

– Evet öyle canım.

– E napacaksın peki böyle, aylarca suratını asıp, gözlerinle boş boş etrafa bakıp, aşk acının dinmesini mi bekleyeceksin?

– Bekleyeceğim…<Bazen bazı şeylerin yoluna girmesi için her şeyin raydan çıkması gerekir.> öyle değil mi? Bir şeyler yoluna girene kadar ben de uçağımı içimdeki otomatik pilota teslim edip, diğer herkes gibi yolculuğuma devam edeceğim, hepsi bu…

(Gerekli gereksiz bir kaç konu da konuşulduktan sonra bu garip telefon konuşması sonlandırılır. ‘Adam’ın eski sevgilisi intihar ettiğiyle; bilim kendini bilmez bir ‘yazar’ tarafından ihanete uğradığıyla; Berrak ağır saçmaladığıyla ve Derin de tipik bir ‘aşık olduğunu sanıp, aşk acısı çektiğine inanmanın vermiş olduğu’ dayanılmaz zannedilen hüzünle öylece kalakalır…)

 

 

 

BAKLAVA PEK LEZZETLİDİR FAKAT PERHİZ YAPMANIZIN VAKTİ GELMİŞTİR…

26 Mayıs 2015

Şanslıysanız eğer ve onlar da şanslılarsa bir şekilde, hayatınıza ailenizden bağımsız olarak giren bazı insanlar  ömür boyu hayatınızda kalacaklardır ve zamanla ikinci aileniz olacaklardır; Bunun tam aksine, hayatınıza herhangi bir zamanda, herhangi bir şekilde giren bazı insanların ise maalesef bir süresi vardır.

Aslında bu süreç şöyle dallanıp budaklanır;

Önce bir girizgah yapılır. Birbirinize kendinizi tanıtma durumu vardır ortada. Kimsin, nesin, ne iş yaparsın, nelerden hoşlanırsın, nerelere takılırsın, hangi otobüsle evine gidersin (çünkü bu hep beraber gidilen bir yerden dönüş için önemlidir :)), hangi eğlence ortamını seversin (bu da yine birlikte zaman geçirip birbirini daha yakından tanıyabilmek için yararlı bir ön bilgidir), evin nerelere yakındır vs. vs., bu liste daha uzayıp gidebilir.

Sonra gelişme bölümüne geçilir; Baktınız her şey yolunda gidiyor, bu sefer arkadaşınızı daha yakından tanımaya başlar ve bunun için uğraş verirsiniz. Arkadaşınız tam olarak hangi müzik türünü dinlemekten zevk alıyor, hangi aktiviteleri yapmadan edemiyor, hangi ortamlarda kendini rahat ve mutlu hissediyor, kimlerle görüşüyor, işini seviyor mu, sizinle zaman geçirmekten keyif alıyor mu, akşam bir yerlere çıktığınızda aynı kafada mısınız, ya da bir araya geldiğinizde ortak bir şeyler icra edebiliyor musunuz, hiç tereddüt etmeden herhangi bir sırrınızı birbirinizle paylaşıp, içiniz rahat uyuyabiliyor musunuz, dünyalar aynı mı, kurulan ilişki tatlı mı, bir şeye ihtiyacı var mı?

Gelişme bölümü önemlidir. Bu bölümde kurduğunuz arkadaşlık, dostluk, aşk, bağ, her neyse; 2-3 ay da sürebilir 2-3 yıl da, daha fazla da…. Ama illa ki bir süresi vardır. Çünkü bazı bağlar, zedelenmeden direk koparılmalıdır. İleride, geçmiş zamanları düşündüğünüz zaman; öfke, nefret, hüzün, acıma veya pişmanlık gibi duygulardan nasibinizi almamak için, süresi geldiğinde o bağı koparmak sizin görevinizdir ve zor da olsa bu, aslında tadında bırakabileceğiniz bir arkadaşlıktır! Hissedersiniz çünkü o sürenin dolmaya başladığını. O bağ zedelenmeye başlarken hiçbirinizin hareket edemeyişinden veya bir nevi umursamayışından anlarsınız. Ama belki siz daha cesaretlisinizdir ve bu bağı koparıp iki tarafın da anılarını kurtaran taraf olacaksınızdır. Bu kişi sırf siz olduğunuz için de toparlamakta zorluk çekmeyeceksinizdir.

Sonuç bölümünde ise şöyle olur;

Artık alışkanlıklar, arkadaşlıklar, takılınılan çevre, restaurantta verilen sipariş, binilen taksi, belki yaşam görüşleri ve amaçları, uygun saatler, önem sıralamaları, kültür seviyeleri, evlerin adresleri kısacası sizi en başta arkadaş yapmaya yeterli olan en zayıf ayrıntılar bile farklılaşmıştır. Artık o süre alehinize işlemeye başlamıştır; Son bir iki çaba, arama veya görüşme günü ayarlama çalışmaları ve “the end”. Artık birbirinizin eski, iyi, eğlenceli, muhteşem kafa insanı değilsinizdir. Artık birbirinizin sonsuza kadar dostu değil, sonsuza kadar ufak bir tebessümle hatırlanacak olan eski arkadaşısınızdır. Darılmaca, gücenmece yok; ikiniz de elinizden geleni yapmışsınızdır (tamam belki siz daha çok çabalamışsınızdır ama ne önemi vardır, ne de olsa o kişi eski dostunuzdur ve buna değerdir.).

İyi ki de tanımışsınızdır.

İkinize de “mutluluklar” dileme zamanı gelmiştir,

Size tanınan süre, siz bitmesine hazır olduğunuz anda bitmiştir…

zamans

 

 

Hastalık

8 Nisan 2015

hasta

Bölüm 1

“Fırtınanın yaklaştığını bilmek” ne demektir anlatayım;

Sabah okula gitmek için kalkmışsındır. Boğazında garip bir şeyler olduğunu sezip evden çıkmadan anneannenin getirdiği ‘kış çayı’ isimli, şekli de küp şekere benzeyen atomu sıcak suyun içine atıp, bir güzel karıştırıp, güzelce içmişsindir. Sonra evden çıkıp okulun servisine yetişmişsindir. Aradan 45 dk geçmiştir ve artık okuldasındır. Yavaştan yavaştan bir halsizlik çökmeye başlamıştır üzerine. “Hayırdır inşallah” diye diye her gün Latte veya Americano aldığın yerden bu sefer Chai Latte almışsındır sırf içinde tarçın, zencefil vs. gibi bitki özleri var diye; yani boğazını yumuşatsın diye. Bununla da kalmamış, okulun yemekhanesinde çorbanı içmişsindir güzelce ama ağır ağır hareketlerle. Halsizsindir hala ama çaktırmıyorsundur. Son derse de girip çıktıktan sonra dönüş yolundasındır. Kafanı servisin camına yaslamak suretiyle hafifçe eğdiğinde “dannn” diye hızlı bir şekilde sola düşürdüğün o an, fırtınanın yaklaştığını bilirsin işte. Artık vücudunu taşıyamayacağın zamanlar bir iki saat kadar uzağındadır.

Bölüm 2 

“Hayal kırıklığı”nın nasıl bir şey olduğundan bahsedeyim;

Şifayı kapalı daha 1 gün olmamıştır ve sen aslında uğradığın eczaneden aldığın ilaçların seni iyileştireceğine dair inancın tam olsa da bir de doğal yollarla kendini sağlamlaştırmak istiyorsundur. (aslında bunların hasta olmadan önce yapılması gerektiğini de biliyorsundur ama bu senin uslanıp akıllanmaz hallerinden sadece birisidir). Bu yüzden evine en yakın, seni en yormayacak markete gidip  meyve sevmediğin halde en azından yemekten zevk aldığın ve vücuduna yararı dokunacağını düşündüğün, tabi bir de o an için bulabildiğin bir iki meyve çeşidini almışsındır; mandalina ve muz. O hiç kaybetmediğin ve iyileşmeye dair olan inancınla evine doğru yol alırken bir yandan da hiç sırası mıydı şimdi hasta olmanın; “yoğunlaşan son dönem projelerim, yapmam gereken case (vaka) analizlerim, olası sınavlarım, işim, görüşmelerim, planlarım, seyahatlerim, ev bulma ve taşıma işlemlerim, mezuniyet hazırlıklarım vs vs. varken hiç oldu mu yani” diye sitem ediyorsundur enerjisiz bedenine. Sonunda evine gelip, kendine bir meyve tabağı hazırlayıp, ilacını içip, hastalık günlerin için evin salonunda özel olarak hazırladığın sıcak yatağının içine girmişsindir. Oyalanmak için saçma sapan bir dizi açtığında, elini usulca aldığın mandalinaya doğru götürüp küçük bir parçayı ağzına gönderdiğin anda yaşarsın hayal kırıklığını işte; mandalina çekirdeklidir ve işin daha da kötüsü, tadı hiç de beklediğin gibi şeker mi şeker değildir…

Bölüm 3

“Her şeye rağmen her şeyiniz olması” anı da şöyle bir şeydir mesela;

Gerek hastalığın verdiği halsizlikten, gerek günün yorgunluğundan, gerekse aldığın ilaçların üzerinde bıraktığı o kaçınılmaz ağırlıktan uyuyakalırsın bir süre sonra. Öyle bir uyuyakalırsın ki ne telefonunu duyarsın, ne kapıyı, ne içindeki sesi, ne kafanda düşünüp durduğun ve uykusuz gecelerine mal olan konuları, ne de sorumluluk hissiyatını… Dolayısıyla bu düşüncesiz ve deliksiz uyku yüklü süreç saatler boyunca sürünce gecenin en abuk saatinde kalkarsın; akşamüstünün en abuk saatinde uyuyakaldığın için… Kalkıp da bir de ne görürsün? Değer verdiğin insanlar tarafından defalarca aranmış, merak edilmiş, umursanmışsın; bu “her şeye rağmen her şeyinin olması anı” dır ve emin ol o derece her şeyin olmuşlardır ki kendini  hasta olup onları meraklandırdığın için suçlu hissedersin 😉

Hastalığım sürdüğü müddetçe bu yazının devamı gelecek; muhtemelen aynı paylaşımın içinde bölümlere ekleme yaparım.

Hepinize sağlıklı günler diliyorum; her şeyin başı o çünkü!

İsmin klişe ama gerçek hali…

Bu da benden gecenin şarkısı;

Wasting My Young Years

MERDİVEN

11 Mart 2015
photo

Stairs of the Vatican Museums, designed by Giuseppe Momo in 1932

 

Durup durup aşağıya bakıyorum;

Ve bir süre sonra farkediyorum ki;

Onlar hiç durup durup yukarıya bakmıyorlar.

Ben de meraklanıyorum işte..

Nereye, neden, niçin gitmek istediklerini merak ediyorum,

Ulaşmaya çalıştıkları şey nedir; anlamak istiyorum,

Ya da adımlarını ne kadar istekli attıklarını gözlemleyeyim diyorum…

Sonra da uğraşmak istemiyorum…

E onlara da hak veriyorum;

Belli bir mesafeye indikten sonra,

Her şeyden vazgeçip yukarı çıkmak;

Yorulmak, nefes nefese kalmak zor gelir oluyor sahiden;

Şöyle salına salına, rahaaat rahat aşağı inmek varken…

Gerçi kimisi var, oldukça mutlu; tek başına gitmediğinden onca yolu..

Tabi ben yalnızca seyreden oldum bir ara bu oyunu.

Herkesi mutluluğuna inandırabilen için kullandım oyumu…

Durup durup aşağıya bakıyorum…

Korkmuyorum da aslında, ne bileyim işte, ürküyorum galiba..

Hani sesleneyim aşağıdakilere, sorayım her şeyi desem;

Kendi sesimin yankısından bile kaçacak haldeyim.

Boşvereyim, bekleyeyim, ne olacağını göreyim desem

Benimle birlikte yürüyenleri bekletebilir miyim?

Bir merdivenin başındayım..

Durup durup aşağıya bakıyorum

Ve işin ilginç yanı,

Bir türlü adım atamıyorum…

Aslında bir ara anlar gibi oluyorum durumu;

Beğenmemiş gibiyim tercih ettiğim bu uçurumu…

Okyanus olsaydı karşımda, hiç böyle olur muydu?

Ne için yaşar insan?

15 Şubat 2015

geniş

İnsanlık tarihinde öldürülen değil öldüren yok oldu aslında bugün.

Ne için yaşar insan?

Mutlu olmak, huzur bulmak, mutlu etmek, saygınlık kazanmak, gurur duymak, eğlenmek, gülmek, başarı elde etmek, en azından yaşamını sağlayabilmek için para kazanmak, yardım etmek, onurlandırılmak vs. vs…

Kesik kesik yazıyorum çünkü artık edebi kaygıydı, olay örgüsüydü, kafiyeydi düşünecek hal bırakmadılar kafamda. Yazdıklarım 10 sene sonra okunsa ne olur okunmasa ne olur. Özgürce yazamadıktan sonra…

Antalya’dan İstanbul’a okumaya geldiğim ilk zamanları hatırlıyorum. Kimsesiz değildim şimdi doğruya doğru. Kan bağım olmasa da bana yol yordam gösteren, işimin bir ucundan tutan, bir şeye ihtiyacım olduğunda tek bir aramamla yanımda olabilen bir ailem vardı. Kan bağım olan öyyylleee uçsuz bucaksız sayıdaki ama benim dünyamdan bihaber akrabalarımı düşündükçe şanslı olduğuma inanıyorum.

Her neyse…

Annemin her telefon konuşmamızda telefonu kapatışındaki sözlerini hatırlıyorum. “Çantana mantana dikkat et kızım”, “Akşam yurda dönerken dikkatli ol kızım”, “Çok geç saatteyse taksiye atla git parayı düşünme kızım”, “Gece dışarı çıkacaksanız mutlaka yanınızda erkek arkadaşlarınız da olsun, kız başınıza Taksim’e eğlenmeye filan gitmeyin kızım.”, “Saat kaç olursa olsun döndüğün anda mesaj at kızım”…..

Kadın masum; minibüsle gidersem minibüsteki kalabalığı ve onlardan gelebilecek tehlikeyi düşünüyor tabi. Gel gör ki şoför de erkek… Taksiye atlasam ne değişecek? Plakasını alsam? Biber gazı sıksam? Şikayet etsem?  Taksi beni kuytu bir köşeye götürüverse ne fark edecek, ha minibüs, ha taksi?

Sonra yanımda erkek arkadaşlarımla gitsem Taksim’e ne değişir mesela? Aradaşlarımızın tuvalete gitmesini fırsat bilip yanaşmaya çalışan kesimle aynı havayı soluyoruz biz. Ha tamam geçtim Taksim’i; içmeyelim, eğlenmeyelim, dans etmeyelim dedik. Kadıköy’e de gitmedim. Evden okula, okuldan eve, evden işe, işten eve gittim diyelim; ne değişecek? Altunizade gibi işlek bir yerde, Koşuyolu gibi nezih bir semttte, yolda yürürken yanımdan geçen, güpegündüz bana cehaletinin ve onursuzluğunun verdiği yetkiye dayanarak “Çok güzelsin”, “Offffffffffff beee!!”, “Seni var ya…..” gibi iğrenç laflar söyleyen yaratık kesimini kim uzaklaştıracak? Ha durup onlara cevap versem ne değişir? Görmezden gelmeyip, ” Ne diyorsun lan sen?!” desem? Güpegündüz, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen insanların ülkesinde, herkesin gözü önünde adam bana zor kullansa ne düzelecek?

Instagram’da paylaşılan bir yazıdan okuduğum satır bile evet doğru dedirtti bana. Dışarıdan yemek söylediğimizde gelen kuryeye “evde yalnız olmadığımızı hissettirmek için gösterdiğimiz ekstra çaba”… Komik gelebilir ama gerçekler bunlar ne yazık ki.. Daha geçen gün bu yazının üzerine yemek söylendi evimde. Gelen yemeğin 2-3 kişilik bir yemek olduğunu göre göre, bile bile, bilemiyorum hangi cesaretle, ayak üstü flört etti adam ben ödemeyi yapana kadar. Bu kadar normal ve doğal bir şekilde yaşanması gereken günlük bir aktivitenin bile bu kadar iğrenç bir olaya dönüşmesine sebebiyet veren zihniyetten de tiksiniyorum işte. Bu arada o kuryeler erkek olmasın kadın olsun diyeceğim, bu sefer de kadının yalnız  bir adamın evine yemek ulaştırdığını düşünmek bile istemiyorum.  İki tarafta da huzur yok yani.

Kızı beğenip, elde etmeye çalışıp, ulaşamadığı anda sapıklık yapan insanları da mesela ne değiştirecek? Düşünüyorum ya… Aklım var ve  adeta aklından vazgeçip başkalarının hayatını mahveden insanlık dışı mahluklar yerine de düşünüyorum, neden yaparsın bunu? Durdurulamayan öfke, kontrol edilemeyen bir ego, kendine  olan gelişmemiş öz saygı ve güven… Yok, maalesef, bulamıyorum… Belki de biz yaptık! Bu gücü ellerine biz verdik! Geçen gün okuduğum bir dergiyle yeniden hatırladığım Virginia Woolf’un satırları geliyor aklıma;

“Kadınlar yüzyıllardır, erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü bir ayna görevini yerine getirmişlerdir…  Çünkü kadınlar gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar, yaşam karşısındaki uyumsuzluğu yok olur. Aynadaki görüntü son derece önemlidir, çünkü canlılığı pekiştirir. Bunu elinden aldığımızda erkek, kokaini elinden alınan bir uyuşturucu bağımlısı gibi ölüp gidebilir.” Virginia Woolf.

Woolf’un yine zamanında beni yüreklendirdiği sözler üzerine yazıyorum bugün. Kimsenin yazdığım şeylere olan yorumlarını düşünmeden, kaygılanmadan, endişelenmeden…

Aklıma sonra şu geliyor; Üniversitemin ilk senesinde maalesef Çamlıca’daki yurtta kalırken, <bilen bilir, Samanyolu TV’nin karşısı işte> yurdun bahçesinde belki de duyguların en masumunu yaşamanıza sebep olan “sarılmak” fiilini gerçekleştiren iki arkadaşımızı çevredeki evlerde oturup, bunu gören bir adam mı kadın mı artık hatırlamıyorum, bir cahil, şikayet etmişti polise. Niye? Mahallenin ahlaki değerlerini bozuyorlar diye! Sonra bir de şu mini etek giydiği için şikayet edilen kız arkadaşlarım vardı. Aynı sebepten… Bu arada “sarılmak” fiiline ait yaptıkları şikayetin içeriği çok ilgimi çekmişti; “2-3 saniye sarılıp ayrılsalar bir şey demeyecektik ama “sarılma” uzayınca ahlaki değerler bozuluyor.” Şimdi ben bu insanı sevecek sebebi nereden bulayım? Ya da bunu niye anlattım? Çünkü tiksiniyorum ve içimden bir şekilde atmam gerekiyor. Hangi sıfatla çağırılırsak çağrılalım, hangi makamda olursak olalım, hangi mesleği yaparsak, hangi yaşı yaşarsak yaşayalım, hiç bir zaman tamanlamıyla özgür olduğumuzu hissedemiyorum bu ülkede…

“Biri kurbağa öper,
Biri yüzyıllarca uyur,
Biri 7 cüceyle yaşar,
Biri kuleye kapatılır.
Bir masal prensesi olsan bile kadınlık zor.”

Turgut UYAR

…………

Eğitimsizlik diyor annem telefonda.. Çok yazık diyor… En büyük sebeplerinden biri tabi, evet hak veriyorum ama eğitim alanları da biliyoruz. Ya da alıyor olanları… Para sıkıntısı olmayanları da, hani bahane bulamadıklarımız da var! Garip bir meselemiz var mesela tüyler ürperten bir Garipoğlu meselesi var. Hala ateşi sönmeyen! Off düşünmek bile istemiyorum, o kadar çok var ki o küllenmeyen ateşlerden…

Uyuyoruz, uyanıyoruz başka bir ölüm haberi; çokça da kadın cinayetleri…

Kadınız biz ve aslında kimse kimseyi zorla sevmek zorunda değil. Bizi sevmek zorunda değilsiniz, ya da biz sizi sevmek zorunda değiliz. (Sizli bizli konuşuyorum alınmıyorsunuz değil mi?) Ama saygı duymak zorundayız yaşamlarımıza! Benim de kadın olarak, herhangi bir erkeğin annesinden ya da “bacı”sından farkım yok mesela…

Yok, hiç bir vicdanlı insan acı çekmeden ödeyebilecekleri bir ceza verilmesini kabullenemez onlara. İdam da çözüm değil; acı çekmeli diyorum!

Hiç bir avukatın da onları savunabileceğine zaten inanmıyorum…

Sonra yine içinde kaybolduğum bambaşka dizeler geliyor aklıma…

“Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin, akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim! ”

NAZIM HİKMET RAN

 

ve yazımı noktalandırıyorum;

.

 

 

 

 

Sürpriz Notlu Kurabiye

9 Şubat 2015

 

– Bir gün bir baktım yok olmuş.. Ne oldu, nasıl yaptı bilemiyorum.

– Anlamadım, yani ‘gitmiş’ demek istediniz herhalde?

– Hayır canım bildiğin yok olmuş. Hangi cümleyi kurduğumu gayet iyi bilirim ben.

– Peki ama yok olmuşsa eğer, bunu nasıl anladınız?

– Var olduğuna dair bir kanıt bulamayınca yok olduğunu anlarsın işte…

– Teyzeciğim, sizi çok iyi anlıyorum, yalnız şöyle bir şey var; doğada hiç bir şey yok olamazken ki biliyorum bu apayrı bir konu, siz nasıl olur da kocanızın < eski kocanızın diyelim > yok olduğunu düşünürsünüz? Sizce de biraz iddialı bir varsayım değil mi? Herhangi bir yere gitmiş, herhangi bir şeyden kaçmış, ölmüş veya öldürülmüş olamaz mı?

– Bana baksana sen? Ben aptal birine mi benziyorum? Bunların ayrımını yapamayacak birine mi? Bunak mıyım ben? Sen kaç kadın gördün 70 yaşında benim görünüşümde ve enerjimde? Şimdi gelmiş bana acıyan gözlerle bakarak deliymişim muamelesi mi yapıyorsun? Sence bende kendimi sana harcatacak göz var mı? Yapacaksan adam gibi yap şu röportajı, sonra da koyduğum şu tabağı bitir ve öyle git.

– Sizz… Immm… Şey… Siz beni yanlış anladınız teyzeciğim, tabi ki haklısınız, benim size deli muamelesi yapmak gibi bir amacım yok ve hiç olmadı. Ben sadece biraz irdeliyorum bu durumu, merak ediyorum, nasıl olur da bir insan yok olabilir diye, hepsi bu…

– Yaaa yaaa kesin öyledir… İrdeliyormuşmuş…

– Peki o zaman başka türlü düşünelim. Aşama aşama gidelim. Siz kocanızın yok olduğunu düşünüyorsunuz çünkü… ?

– Çünkü ne?

– E ben size soruyorum onu teyzeciğim.

– Eeee öyle oldu çünkü, başka çünküsü mü var artık bu durumun.

– Ama kanıtınız yok?

– Daha iyi ya kanıtım olsaydı böyle bir adam var olurdu.

– Ama teyzeciğim, kayıtlarda 40 senedir evli göründüğünüz bir kocanız mevcut.

– Evet vardı, evliydim, ama yok oldu adam…

– Sizce sadece uzaklaşmak istemiş ve giderken de ardında hiç bir şey bırakmadan, bir haber bile vermeden gitmiş olamaz mı?

– Olabilir tabi ama hani, nerede, illa ki bir izi bulunurdu değil mi?

( O sırada röportajı yapan kızın telefonu çalar ve kız telefondaki kişiyle konuşmak için balkona çıkar…)

– Aysu naptın, nasıl gidiyor görüşme? Bir şeyler öğrenebildin mi? Bak bu röportajı akşama yetiştirmemiz lazım.

– Offf sorma Bülent ya. Kadın hiç bir sorumu anlamıyormuş gibi yapıp kafasının dikine gidiyor. Ne bir detay ne bir ipucu verdi şu ana kadar. Bu röportaj bu şekilde hiç bir yere varamayacak herhalde. Son kez deniyorum, bu sefer de kadın sorduğum sorulara  düzgün cevap vermezse basıp gideceğim ya..

– Tamam canım sakin ol, ne kadar çok bilgi toplarsak kardır, yazabildiğimizi yazarız ne yapalım, gerekirse sallarız, nereden bulacak kadın bizim dergiyi!

– Okey, tamaaaaam hadi ararım çıkınca.

( 70’lik teyze o sırada kızın çayını yenilemiştir. )

– Kusura bakmayın teyzeciğim ya acil bir telefondu da…

– Olur mu öyle şey, ben de çayınızı yeniledim.

– Sağolun… O zaman şimdi başka bir şey soracağım teyzeciğim müsadenizle?

– Müsade senin kızım, bu yüzden buradasın.

– Kocanızın yok olduğunu anladığınız sırada ne oldu? Yani ne zaman anladınız yok olduğunu?

– Aaa o şöyle oldu; Ben bir gün ona benim sürpriz notlu kurabiyelerimden yapmıştım, pek severdik ikimiz de. Çok hoşuna giderdi o notları açıp okumak… İşte o gün ben bir ara karşı komşu Nurhayat’a gittim siyah iplik ve daha ince bir dikiş iğnesi almaya. Eve bir döndüm ki adam yok. His işte.. Kaçıp gitmemiş, yok oluvermiş.

– Anlıyorum, ilginç… Tabi gören de olmamıştır kesin yok olup gidince. ( Kız o sırada kafasında dalga geçmeye başlar; “artık buharlaştı mı, uçtu mu ne yaptıysa…” Sonra da artık gitmeye karar verir. )

– Neyse teyzeciğim, sizin de zamanınızı aldım, çok teşekkür ederim beni kabul ettiğiniz için. Güzel bir öğleden sonra geçirdim ama başta beni yanlış anladıysanız gerçekten çok üzülürüm.

– Aaaa olur mu hiç öyle şey kızım; ben de biraz agresif karşılık verdim sana, malum gerginim bu aralar, kusuruma bakma. Hem kurabiyelerini bitirmeden hiç bir yere göndermem. Malum, bizim bey gittiği gün onları yiyordu diye her gün yapıyorum artık, belki bir mucize olur da geri gelir diye… Nasıl diyorsunuz siz gençler; ha şey Totem! Totem yapıyorum işte.

– Tamam bir tane yiyeyim hadi ama bunun hepsi bana çok, dikkat ediyorum da formuma :)

– Aman kızım sende ne var Allah aşkına. Hadi sen bitiredur, ben bir lavaboya gidip geliyorum; bak çayın filan bittiyse koyuver kendine mutfaktan, kendi evin gibi…

( Kız o sırada teyzenin meşhur sürpriz notlu kurabiyelerinin birinden kocaman bir ısırık aldı, bir an önce gitmek istemesinin verdiği aceleyle… O sırada, kurabiyenin içinden çıkan küçük notu görünce aklına takıldı yine; nasıl olur da kurabiyeden çıkan bir not bir insanın yok olup gitmesine <amaan ne diyordu o> kaçıp gitmesine sebep olabilir? Gerçi teyzeyle 2 saat geçirip bunu anlamamak da imkansız değildi ama yine de meraktı işte… Acaba bu kurabiyelerin hepsine aynı notu mu yazıyordu teyze? Ya da farklı notsa, bu kadın her gün onlarca kurabiyeye yazacak kadar ne biriktiriyordu?)

kurabiye

——————  4 gün sonra ——————-

– Vallahi ben de anlamadım Bülent oğlum. Lavaboya gittim, döndüm, bir baktım yok olmuş kızcağız.. Ne oldu, nasıl yaptı bilemiyorum…

ÜNİVERSİTEDEKİ SON SENEMİN İLK YARISI

20 Ocak 2015

ünivesite

Bir Okur:

Aslını sorarsanız bu günkü yazısı biraz sıkıcı başlamıştı…

Eğitim-öğretimden tutun da hayat ve insan ilişkilerine varana kadar saçmalamış durmuş gibiydi.

Şöyle diyordu;

 

 

 

 

“Size üniversitedeki son senemin ilk yarısından bahsetmek istiyorum biraz…

   Kelimenin tam manasıyla bazı zamanlarımı çöpe attığımı farkediyor olsam da  içimden; “hadi kızım, bu sene senin son senen, bundan sonra özgürsün” diye kendime enerji verip, kendimi okula ite ite bitirdim ilk dönemi. İyi mi ediyorum kötü mü ediyorum bilmiyorum. Bunun ilk sebebi tabi ki de yaklaşık dört senedir istemediğim bir bölümde okuyor olmam. Fakat diğer sebebi ise, hala tam olarak ne istediğimi bilemediğim için cesaret edip, “Tamam be, benim istediğim meslek bu, şimdi her şeye en başından başlayıp, istediğim mesleği okuyup, geç bitirmeme rağmen rekorlar kırıp, başkalarının parmakla gösterdiği o başarılı ve beklenmeyen başarısından dolayı takdir edilen kız olmamın tam zamanı…” dememiş oluşumdur. Gerekli gereksiz, azar azar yeteneğimin olduğunu keşfettiğim alanlara bölünüp, hiç bir zaman tek bir alanda profesyonelliğimi kanıtlayamayışımdır. Belki de sevdiğin işi yapamıyorsan, yaptığın işi sevmeye  çalış mantığını abartmış oluşum ve işletmeye dört gözle sarılmış oluşum, onun da ilgisini çekememiş oluşumdur. Her neyse konumuz bu değil artık; malum son senemdeyim ve bu evreleri çoktan geride bıraktık.

Üniversitedeki son senemin ilk yarısından gözüme çarpan bazı “şey”lerden de bahsetmek istiyorum biraz…

  • Gerekli gereksiz her bir dersin grup projeleri hakkında mesajlaşmak için ayrı ayrı açılan WhatsApp gruplarım,
  • Sorumluluk sahibi olan ve olmayan insanlarla bu gruplarda anlaşabilme çabalarım…

Evet, belki de bu proje gruplarının amaçlarından biri de bize ileride mesleğimizde karşımıza çıkacak olan takım arkadaşlarımızla nasıl geçineceğimizi, problemleri nasıl çözeceğimizi, ortak bir amaç uğruna nasıl çalışıp, ortaya nasıl ortak bir çözüm sunabileceğimizi, sorumluluk alabilmeyi, aldırabilmeyi vs. bunları öğretebilmek… Fakat karşınızdaki insanın 22-23 senede kendisine katamadığı özellikleri siz bir dönem içerisinde, kısıtlı zamanınızda ona aşılamaya çalışınca, karşıdaki insan bunu gram olsun tınlamayınca, grup arkadaşlarıyla bir arada yapılması gereken her şey bölümlere ayrılıp, ayrı ayrı yazılıp son gün birleştirilince, bu durumun farkına varıldığı halde hala aynı sistem derslerin içeriklerinde varlığını koruyunca, bu sizin son seneniz olunca, bir dersten kaldığınız anda okulunuzun bir dönem uzama ihtimali ortaya çıkınca, 75% burslu olsanız bile fazladan kaldığınız her saniye okula ödediğiniz o lüzumsuz para size gerginlik yaratınca bu durumun pek de akademik birimlerce amaçlandığı gibi ilerlediği söylenemez.

Derslerin ve projelerin içeriklerinden bahsetmiyorum bile… Örnek verelim bir tane; Düşünün ki, tüm dönem boyunca uğraşmanız gereken bir dönem bitirme projesi var, ders zorunlu, proje zorunlu, son seneniz olduğu için de aslında siz ilgi alanınız üzerinden bir proje yürütmek istiyorsunuz, dersin yaratıcıları da öyle düşünüyorlar ki sizden ilgilendiğiniz sektörlerle ilgili bir sıralama yapmanızı istiyorlar, siz de bunu mantıklı bulup o sıralamayı yapıyorsunuz; yine huyunu suyunu bilmediğiniz ama ortaya güzel işler çıkarma idealleri olan arkadaşlarınızla grup / takım kuruyorsunuz ve sonuç koca bir hayal kırıklığı oluyor. Çünkü size verilen proje konusu da, projenin ait olduğu şirket de sizin sıraladığınız hiç bir sektörler uyuşmuyor.. Siz bütün dönem boyunca adını duyduğunuz anda irkildiğiniz bir endüstriyi mecburen araştırmak zorunda kalıyorsunuz ve bunun gibi daha bir çok gereksiz ayrıntı…

  • Projenin/sınavın/case in son gönderilme tarihine bağlı olarak gelişen samimiyetsiz davranışlar, yine bitmeyen WhatsApp mesajları, cevapsız aramalar (cevapsızlar çünkü artık ben bunu yapmam), vaatler vs vs.
  • Hocası aynı olan ve en çok yararlı bulduğum iki tane Marketing dersi için yazdığım ve bana her hafta yük gibi gelen “Reflection Paper”larının (bilen bilir;)) her geçen gün bana daha kolay gelmesi ve gramerimi ister istemez kendiliğinden düzeltmiş oluşu ve benim sonunda tamamladığım bir ders gerekliliğinin işime yaradığını düşünmüş olmam,
  • Üniversitenin son senesine özel garipleşen arkadaşlık ilişkileri, ilişkilerim,

İşin özü; mantıklı hareketlerde bulunabilmem, herkese uygun, düzgün cümleler seçebilmem ve stratejik kriz yönetimleri yapabilmem için artık “Game Theory” dersini anlamam gerektiğine kanaat getirdiğim durumlar.

  • Üniversitenin her senesine özel olarak gelişen servis sorunsalı ve bir türlü bu soruna çözüm getirmek istemeyen üniversitemizin aşırı derecedeki vurdumduymazlığı,

Gönüllü olarak bu işin ucundan tutan arkadaşlarımızın, hocalarımızın ve diğer personellerimizin Carpooling sürecinde   ortaya koydukları emeklerin altını çizmeden geçemeyeceğim..

  • Yapmacık gülüşlerimi artık daha fazla yüzümde tutamayacağımı anlayıp, aklımdan geçenleri gerekli kişilere söylemeye başladığım saniyeler (şiddetle tavsiye edilir),
  • Yaptığım her şeyin bir showdan, söylediğim her şeyin safsatadan ibaret olduğunu düşünen insanlara karşı artık daha fazla ayrıntı ve inandırıcı sav sunmamamın bana ve hayatıma kattığı huzur,
  • Kimi iyi anladığımdan çok kimin beni daha iyi anladığını öğrenmeye olan açlık duygumun artışı…
  • “Herkes sizden bir şeyler bekleyebilir ancak önemli olan ilk şey, sizin listenizdeki ilktir” gibi bir cümle kurabilmeme yardımcı olan kararlarım,
  • Üniversitenin son senesi diye tüm dakikalarımızı ders çalışmak için ayırmanın kendi hayatımıza <tabiri caizse> tecavüz sayıldığını anlamış olmam;

   Not: <tecavüz> belki iddialı bir kelime ama, evet öyle! ; kendimizi dinleyebilmemiz için her zaman alanımızın olması gerektiğine inanmışımdır.

Nerede kalmıştık? Bir tiyatroya, bir sinema filmine, bir kitaba, bir koşuya, güzel bir sohbete, bir konsere veya bir sergiye ayıracağım 2-3 saatin ortalamamı 4.00 yapmaya veya grup arkadaşlarımla daha verimli bir çalışma ortamı yaratmaya yetmeyeceğini ama hayatıma bambaşka bakış açıları katabileceğini görmüşlüğüm. Öyle ki bu durum eninde sonunda akademik veya sosyal hayatıma da illa ki yansır iç tesellilerim,

  • Bana beyniyle ve  kalbiyle eşlik edecek arkadaşlar bulup bırakmamam gerektiğine kanaat getirişlerim,
  • Aynı zamanda yine bana bir şeyler katan insanlarla beraber zaman geçirmenin dünyama kattığı farklı bakış açılarını keşfedişlerim,
  • Bir şeyler yolunda gitmiyorsa gitmiyordur; bunu sürdürebilmek için de bitirebilmek için de bahaneler üretmeye gerek yoktur lafları edişlerim. Söylenmesi ve yapılması gereken şeyleri zamanında yapmayı öğrenmeye çabalayışlarım. (hala deniyorum:S)
  • Aklınıza gelebilecek her türlü ayrıntıyı not alışlarım; bu dönem hem sosyal hem akademik hayatımı düzene sokan bir aktivitedir:)
  • Hayal kurmak; en azından bu stresli dönemde hala nefes aldığımı hatırlayışlarım,
  • Bağıra çağıra şarkı söyleyişlerim, dans edişlerim, içişlerim, uyuyakalışlarım, ağlayışlarım, gülüşlerim, gülemeyişlerim, stresten obeziteye bağlayışlarım, Tchibo’yu aldığım kapsüllerden ötürü zengin edişlerim, dolayısıyla vücuduma kafein bombalayışlarım,
  • Sırlarım, sırdaşlarım,
  • Yeni yeni kurulan dostluklarım,
  • Kitaplarım, kitap arkadaşlarım, sayfalarıma ışık tutanlarım,
  • Habire ortadan iki gün kaybolsam kimse ölmez diyerek şehirden kaçışlarım,
  • Değerlerim, değişen tutumlarım ve olgunlaşan kalbim, düşüncelerim….
  • Okul bitince ne yapacağım kaosuna şöööyle inceden ufak bir girişim ki geç kaldım onun da farkındayım; bu yüzdendir belki hafif agresif ve stresli tavırlarım :)

Size üniversitemdeki son senemin ilk yarısından bahsettim biraz…”

 

Böyle de abuk bir şekilde bitiyordu yazısı işte…

Sanki tek son senesinin ilk yarısını bitirmiş olan kendisi,

Bize neyse…

Aman uzatmayayım hadi neyse…

SONRASI

11 Ocak 2015

kaçış

Bir kaç söz duyarsın,

Bir kaç da kayda değer sahne görürsün…

İlgini çekmeyen oyunlara katılırsın;

İyi olmadığını bile bile…

Tamamdır!

Başlarsın koşmaya…

Nefessiz kaldığın anda, hızlı adımlarla yürüyerek yoluna devam edersin..

Sonrası klasik…

Yorulursun işte.

Bir an tereddüte düşersin,

Ya gittiğin yol, ulaşmaya çalıştığın noktanın güzergahı değilse?

Hafif bir duraksarsın..

Bir ayağın geleceği, diğeri arkanda bıraktığın yemeği işaret ediyordur “hadi önce onu bitir” diye…

Afallarsın!

Sonrası kaos…

Gel gitler başlar..

Kendini o gün, o yoldan geri dönüp,

Ne var ne yoksa deneme şansın varken,

Hiç birini yapmadığın için cezalandırmaya başlarsın..

Sonrası eften püften sebepler.

Kendine sunmaya başlarsın, eftenleri…

İnanır mısın bilmem ama,

Kendi kendine inanmamaya başlarsın sonra..

“İnanç” dediğin kavram gider yani işte anla…

Sonrası da rakı,  bira, tekila

Diye düşünür herkes.

Ama yok..

Bardağın yarısı hala boş;

Ayık kalmaktır aslında herkesi yapan sarhoş…