Browsing Category

Ana Sayfa

25. Saat (sanma, tanışma, açıklama, doğrulama)

20 Ağustos 2017

Sanma…

Sık sık başıma gelmeye başladı. Bazı anları yaşadığımı zannediyorum.

“E söylemiştim ya” diye sitem ediyorum ona buna. Meğer söylememişim. Yapacağım dediğim şeyleri yapmamış; Geleceğim dediğim yerlere gitmemişim. Yeni yeni farkına varıyorum. Daha kaliteli yaşadığımı sanmışım yaşamı; üstelik zaman kazandığıma da inanarak. Koskoca bir sanrılar çöplüğü; Hep O’nun yüzünden. …

Tanışma…

Yaklaşık bir kaç ay önce, Beşiktaş – Kadıköy vapurunda tanıştık kendisiyle. 25 dk’lık huzur dolu bir mavi yolculuğum vardı ve bu süreyi sevdiğim, ne zamandır da görüşemediğim dostlarımdan birini arayarak değerlendirebilirim diye düşünmüştüm. Kendisini çok boşladığımı, uzunca bir süredir halini hatırını sormadığımı fark ettiğim için bir nevi “kusura bakma tatlım, bu aralar öyle meşgulüm ki” konuşması yapıyordum. Hem de anlattığım şeyleri sanki devlet meselesiymişçesine öyle bir abartarak anlatıyordum ki, konuşmama o anda vapurun içerisinde kulak misafiri olan herhangi birisi bile beni çok önemli bir iş kadını veya bilmem ne bakanının bilmem hangi konuda baş sekreteri filan sanabilirdi. (Sanrılar…)

Neyse ki benim dostlarımla olan ilişkim yeterli derecede samimiyete ulaştığından; artık birbirimize gönül koymak yerine, zaten az olan zamanlarımızı daha kaliteli değerlendirmek adına bu tarz durumları sorun yapmıyorduk.

Konuşma bitince yüzümde saçma sapan bir gülümseme oluşmuştu. Gözlerimi kapatıp, martıların sesine kulak vermiştim ki omzuma biri dokundu.

“Oturabilir miyim?”

“Tabi buyurun, kendi vapurunuzmuş gibi..” demek istemiş olsam da kafamla oturabileceğini onaylayarak durumu geçiştirdim.

Belli ki kendisi, oraya oturabileceğini bildiği halde, benden izin alarak bir konuşma başlatmaya çalışıyordu ve benim haleti ruhiyem buna pek de uygun değildi. İlgilenmeyip, gözlerimi kapamaya, Kadıköy’e vardığımda beni neler bekleyeceğini bilmeden iç huzurumu bulmaya çalışmaya devam ettim. Ancak şu hayatta genç yaşımda öğrendiğim şeylerden biri de maalesef; Biri sizin rahatınızı kaçırmak istiyorsa, içtiğiniz suyun içinden bile çıkabilir. Siz ne yaparsanız yapın her an dibinizde bitebilir. Rahat kaçırmayı başarabilen insanlar zekidir. Size ulaşır, hayatınıza sızar, kafanızı kendi doğrularıyla karıştıracak bir yol elbet bulurlar…

– Şu kız, dedi. Az önce martıları çekti ve Instagram hesabında paylaştı.

– Anlamadım, dedim.

– Kız diyorum, az önce bir sosyal medya paylaşımı yaptı. Altına da

“Hayat kısa kuşlar uçuyor” yazdı

– Anlamıyorum, neden bunları bana söylüyorsunuz?

– Muhtemelen sizin 2 sene önceki halinize oldukça benziyor da ondan.

– Ne istiyorsunuz benden ?

– 5 dakikanızı?

– İnanın bana az önce de bir arkadaşa..

– Aslında beş dakikanız bile olmadığını mı söylüyordunuz?

– Siz…

Siz bunu nereden biliyorsunuz?

– Merak etmeyin, müneccim filan değilim, biraz telefon konuşmanıza kulak misafiri oldum hepsi bu.

– Misafirleri sevmem.

– Ama sevseniz de sevmeseniz de varlıklarını sürdürürler.

– Benim dünyamda değil ne yazık ki.

– Siz öyle inandırmış olabilirsiniz kendinizi.

Derin bir nefes aldım.

– Bakın, ne yapmaya çalışıyorsunuz, neden burada benim yanımda oturup, benimle bu konuşmaları yapıyorsunuz anlamıyorum ama gerçekten bu tarz zırvalıklarla uğraşacak zamanım yok benim. Enerjim de!

– Siz o kişi olabilirsiniz.

– Kim?

Açıklama…

– Kodlarını yazmayı yeni tamamladığım uygulamanın ilk kullanıcısı… Yani bu yıllar süren çalışmayı, uykusuz geceleri, riskleri, başlı başına kapsamlı yoğun bir projeyi ilk siz test edebilirsiniz. Reel olarak uygulamayı hayatına sokan ilk kullanıcım siz olabilirsiniz. Rastgele seçmedim sizi. Aylardır gözlemliyorum. Sabah 07:00’de kalkmanız gerekirken saatinizi 06:53, 06:57, 06:59 gibi şekillerde kuruyor; Uyandığınızda o bir iki dakikalık farkla zaman kazanacağınızı düşünerek ‘kettle’a su koyuyor, duşa giriyor, çıktığınızda saçınızı kurularken gargaranızı yapıyor, kahvenizi yudumlarken bir yandan giyiniyor, çantanızı hazırlarken mesajlarınızı kontrol ediyor, yolda yürürken ölme pahasına da olsa maillerinizi okuyor, otobüse bindiğinizde makyajınızı tamamlıyor ve nihayet iş yerinize varıyorsunuz. Bütün bu stresi yaşayacağınıza akşam bir saat erken yatıvermeyi düşünmek bile istemiyorsunuz.

Yapmanız gerekenleri yazdığınız not defteriniz hep yanınızda. Sürekli güncelliyorsunuz. Neleri yaparken, neleri de aradan çıkarabilirim diye düşünüp oklar çiziyorsunuz küçücük defterin içerisine. Önemli meseleler olması gerekmiyor. Benim için önemli olan kısmı, markete uğramanız gerektiğini bile yazmanız olmuştu. Normal insanlar market listesi yaparlar alacaklarını unutmamak için; Ancak sizde durum biraz farklı. Siz markete gitmeyi bile unutacağınızı veya belki de zamanınız kalmayacağını düşünerek onu da nereye sıkıştırsam halledebilirim diye düşünüyorsunuz. Benim ortaya çıkardığım uygulamanın amaçladığı kitle tam da böyle bir kullanıcı profili. Bir gündeki 24 saatin size hiç bir zaman yetmediğini düşünerek geçiriyorsunuz günlerinizi. Bankalara gittiğinizde son beş dakikaya yetişiyor e işlerinizi tamamlayamıyor, gönderilerinizi kargoya verdiğinizde ertesi günü beklemek durumunda kalıyor, son teslim tarihi (deadline’ı) olan bir projenizi bir saatlik zaman farkıyla gereken yere ulaştıramıyor ve basit mi basit bir 60 dakika yüzünden hayatınızın oldukça zorlaştığını hissediyorsunuz. Doğru mu?

Doğrulama…

Aslında doğruydu söyledikleri. Az şikayet etmemiştim zamansızlıktan… Uyandığımda kendi kendime 10 dakikacık daha diyerek uykumu alabilmek için yalvardığım sabahlar; Yöneticime ‘eğer bir saat daha verirseniz raporu masanızda bulacaksınız’ dediğim toplantılar; Arkadaşlarıma saat 20:00 gibi değil de 21:00 gibi buluşsak olur mu, yetiştirmem gereken bir iş var bahaneleri sunarak değiştirmeye çalıştığım buluşma saatleri ve bunun gibi kendimi içinde bulduğum bir çok zor durum dün gibi aklımda. Peki ama neydi bu gizemli kadının benden kullanmamı istediği uygulama. Nasıl çıktı ortaya? Nereden buldu beni ve ben nereden geldim birilerinin aklına?

 

 

blog

Devam edecek….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Bazı Akşamlar” Günlüğü

24 Mayıs 2017

Nefes nefese kalmıştım yokuşu çıkarken. Duymak istemiyordum aklıma zorla sokmaya çalıştığım gerçekleri. Ellerimle kulaklarımı kapatmaya çalışırken düşürdüm elimdeki poşeti. Dönüp almaya tenezzül bile etmedim. Hızlı adımlarla devam ettim yürümeye. Elbet bir yerde yakalayacaktım O’nu ve böyle bir ihtimalin yanında poşetten vazgeçmemek saçma olurdu.

Bir İddia bayii var geçtiğim yolda. Adam köfte ekmek de satıyor her gün. Bayağı iddialı biri o konuda. Şaşırmıştım ilk gördüğümde. Benim, diyen yapamaz. Yani yapabileceğini iddia eder fakat köfteyi onun gibi yapabildi diyelim, doğru düzgün layığıyla yiyemez. Kendi damak zevkine layık gördüğü bir köfteci bulamadığı için köfte yapıp satıyormuş gibi bir hali var hep.

Neyse…

Devam ettim takip etmeye O’nu. Bir hışımla çıktığı evden, hızlı ve kısa adımlarla uzaklaşırken nereye varacağını merak ediyordum. Hayret etmiştim, nasıl da bu saatte bu enerjiyle dolu diye. Demek ki isteyince yapabiliyormuş! Kısa bir es verdim. Etrafıma bakındım, daha sonra nereden geldiğimi unutmamak ve ne kadar yol kat ettiğimi kale almamazlık gibi bir hata yapmamak için….

Gözlemledim…

Geri sardım filmi…

Herkesin giremediği, ya da cesaret edemediği bir suda yıkandım da yıkandım sanki. Temizlendim mi emin olamadım ama ferahladım, yoğunlaştım diplere doğru gittikçe; Okyanusun içindeymişim gibi. Hem ufkumu açıyor bu yolculuk mavilerce ve millerce; hem de beni ürkütüyor çünkü hayat fani… Yüzüme suyu her çarpışımda, uyanıyorum, ayılıyorum ve yeniden ve yeniden ve yeniden….. Sahiden, kimim ben, neredeyim ya da neredeyiz cümleten? İlla ki bir cevap bulursun, dediler, eğer sormayı bilirsen… Hani? Ya ben bilemedim ne soracağımı yıllarca, ya da cevabım beni bilemedi, sevemedi ve gelemedi açıkça….

Çok büyütüyorsun, diyorlar gözünde yaşamayı. Yaşa işte, içinden geldiği gibi… Ama zaman aşımına uğramadan hayatı yaşama kaygısını bulamazsınız öyle her bünyede.

Büyütüyorum yaşamayı… Biliyorum çünkü insanlık olarak bir tohumdan bambaşka bir dünya yaratabilecek olgunlukta bulunan potansiyelimizi.. Biliyorum çünkü karşımıza çıkabilecek olasılıkları ve ihtimalsizliği; Kendi adıma arada rast gelip yeniyorum çaresizliği; Çözüyorum imkansızlığı ve bazen yakalanıyorum kimsesizliğe; yaşamanın acemisi olup yol ve yön bilmezliğe.

Enerjim kalmayınca da koyuyorum kafamı yastığa ve akabinde her gece bir karar aşaması…

Sorular basit; Yarın uyanmak için bir sebebin var mı?

Farklı gördüğümüz en ufak bir toz zerresinin bile yeni bir gezegene dönüştürebileceğine inanıyorum bastığımız yerleri ve o yüzden uyanıyorum işin aslı…

Sonra her günkü gibi ilk kendime günaydın diyorum, yüzüme su çarptığım anda başımı kaldırıp aynaya bakarken.

Devamı mı ne mi?

Yine aynı işte;

Bir bakmışsın nefes nefese kalmışım ruhumu takip etmeye çalışırken,

O yol yokuş çıkarken,

Hemen arkasında bir beden,

Ben…

ikibinonaltı

31 Aralık 2016

IMG_2017

Emin olamadık bir türlü.

Olan biten öyle bir kesişmişti ki bir noktada; bulutların üzerinde miydik, denizin dibinde miydik anlayamadık bu sene… Zor zamanlardı; Daha önce de yazdığım gibi, Dar Zamanlardı….

Garipçe gelip geçti bu yıl;

Hayatlarımızı değiştirdik, bazı hayatları kazandık, çokça hayatları kaybettik…

Kendimizi sadeleştirdik; Zor oldu alışkanlıklarımızdan vazgeçmek ama zorladık, sabrettik, küçük şeylerden de mutlu olabilmeyi az da olsa öğrendik.

Sağlık dedik, en önemlisi… Sevgi dedik, en değerlisi..

Saniyelik şansla kaçırdık bazı fırsatları ve yine saniyelik şansla meydan okuduk ölüme…

Mayın Tarlasında geziniyor olsak da bir an bile vazgeçmedik söylediğimiz şarkılardan, okuduğumuz kitaplardan, inandığımız görüşlerden, keşfettiğimiz sokaklardan, attığımız adımlardan ve düşlediğimiz ideal dünyadan.

Yaşadığımız her hayal kırıklığında sevdiklerimize, bizi koşulsuz sevenlere sığındık tüm sene ve bütün kalbimizle…

Akıllara zarar bir yıl oldu ikibinonaltı….

Ben diyeyim kırılma noktasıydı, siz deyin karmançurmandı.

Ama bitti…

Her güzel şeyin sonu olduğu gibi, garip olanlarının da sonu varmış belli!

Bu geceden itibaren, her zaman birbirimize öğütlediğimiz ama bir türlü kendimiz için uygulayamadığımız konuya; geçmişe değil geleceğe odaklanalım derim ben. Geçmiş elbette unutulacak kadar değersiz değildir ancak geleceğimize ışık tutmak, bir şeyleri değiştirmek de bizim elimizdedir.

Güçlü olalım, enerjik olalım, kendi doğrularımızla, olması gerektiğini düşündüklerimizi harmanlayıp bir çözüm yolu bulalım. İnancımızla mantığımızı bir kaseye koyup, küçük baloncuklar çıkarana kadar iyice çırpalım..

Çok duydum bu sene “Hayırlısı buymuş” yorumunu kendim dahil herkesten. Hayatımızda olup biten şeyler tabi ki hayırlısıysa olup bitmişlerdir ama belki bir tık fazla sebebi olabilir. Her olumsuz şeye “Hayırlısı buymuş.” deyip, kestirip atmayalım. Düşünelim, sorgulayalım, iyiye yönelik eleştiriler yapalım. Bir şeyleri nasıl daha iyi hale getirebilirdik, onu tartışalım. 2017’de kolaya kaçmayalım derim ben.

Kill bill 2 filmi çok sevdiğim bir söz ile başlar ;IMG_2034

“Changes depending on who’s telling the story!”

yani muhteşem ve mütercim-tercümanlık okumadığım İngilizcem ile çevirecek olursak;

“Değişkenler, hikayeyi kimin anlattığına bağlıdır./ Hikaye anlatan kişiye göre değişkenlik gösterebilir.”

Ne olursa olsun kendimiz anlatalım kendi hikayemizi. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki hikayeyi yazmakla, yaşamakla kalmıyor insan. Sahip çıkmamız lazım.

“Benim bu; İyisiyle kötüsüyle.” deyip bütün benliğimizle bize ait olanı bizim anlatabiliyor olmamız lazım.

Önce kendimizi eleştiriyor ve yine önce kendimizi ödüllendirebiliyor olmamız lazım. Başka türlüsü zor.

Yere düşen, ellerimize konan her bir kar tanesi yeni bir umut bu gece…

2017 bütün herkese armağan edeceğiyle umutlarla geliyor;

Daha iyi bir dünyaya sahip olmak,

Daha güzel dostluklar kurabilmek,

Maddiyata değil maneviyata değer verebilmek,

Körü körüne inanmak yerine gerçeği görebilmek,

Özgürlüğü kilitlemek yerine, gökyüzüne salabilmek,

Samimiyeti sandıktan çıkarıp,

Vicdanı sol yanımıza koyup,

Marketten dönmesini beklediğimiz sağduyu ile tanıştırıp,

Daha düzgün, mutlu ve huzurlu bireyler olabilmek, mümkün…

Hani bu hayat bizim ya! Sahip çıkabilelim diye binlerce umut dağıtıyor bu gece 2017 bize.. Sımsıkı sarılalım geleceğimize; Hayatımızın ucunu bir bıraktık mı, ipi diğer ucundan yakalayacak çok olur çünkü. Bizim cümlelerimizi başkalarının kurmasına izin vermeyelim!

Bambaşka olsun 2017,

İnanalım, güvenelim, anlayalım, sevelim…

Birbirimize destek olup, yüklendiğimiz acıları hafifletelim..

Arınalım bütün kötülüklerden bu gece,

Hiç olmazsa deneyelim….

uğur böceğiyle tanışma

6 Haziran 2016

yürüyorum…

kafamda onlarca şey dönüyor,

sonra;

bir çöp kutusu görüp

3-5 tanesini atıyorum;

bazı düşüncelerimi yeniden isteyebileceğimi düşünüyorum ve

onları geri dönüşüme göndermek üzere ayırıyorum,

çok da işe yaramaz değiller çünkü..

gereksiz fikirlerim olmuyor değil

işte bu ara onları hiç bekletmeden yok etmeye çalışıyorum…

çok bekleyince kokuyorlar,

buna gerek yok.

her şeyin fazlası zarar…

sonra yürümeye devam ediyorum.

bir adam var;

hep o köşede çalıyor gitarını, söylüyor şarkısını

adam çok yetenekli;

şimdiye görüşseydi bir kaç yapımcıyla

paraya para demezdi,

çok fena ün sahibi olurdu,

ama yapmamış…

belki de böylesi daha doyurucudur.

karın değil ama ruh!

yokluyorum cebimi,

azıcık turuncu bozuklugum varsa atıvericem

aslında daha fazlasını hak ediyo ama

cebimden o kadarı geliyorsa demek…

zaten bozuklugum da kalmamış..

gülümsüyorum geçiyorum.

o da gülümsüyor…

yürümeye devam…

onlarca dilde kelimeler duyuyorum

bir sürü memleketten insan…

karışıyorum aralarına

çok geliyor bazen ses

kulaklarımı dış dünyaya kapatıyorum

arada açıyorum

sonra yine kapatıyorum…

IMG_7888

her şeye de kulak kesilemem ki…

bütün hikayeleri dinleyecek olursam işim iş!

zaten seçiyorum aralarından

her anlatılana da inanmıyorum;

aynı olmayabilir çünkü gerçeğiyle.

anlatan kişi görmüş olsa bile…

bakın,

daha önce seyrettiğim bir filmde duyduğum bir cümle var;

“Changes depending on who’s telling the story!”;

“Hikaye, onu kimin anlattığına göre farklılık / değişiklik gösterebilir.”

gibi bir şey…

hakikaten de öyle değil mi?

aynı olayı o anlatır,

sonra ben anlatırım,

sonra sen,

ikimizden de apayrı şeyler duyabilirsin.

sanma ki birimizden birimiz yalancıyızdır;

kabul et, herkesin bakış açısı

dolayısıyla an’da gördüğü birbirinden farklıdır.

derken, yürümeye devam ediyorum,

şu son iki ayda ne çok yürüdüm,

iyi geldi,

uzmanların dediği doğruymuş; test ettim, onayladım.

içten içe vücudumda hissettim faydasını,

kilo verme derdim yok ama psikolojimi rahatlattım.

adımlarım adımlarımı kovalıyor.

bir adam da köpeğinin peşinden koşuyor.

sonra yemyeşil, büyük mü büyük bir parka varıyorum.

yayılıyorum çimenlere,

saatlerce…

bir ara kitap okurken içim geçmiş,

bir ara bir açtım gözlerimi,

kamaştılar güneşte,

işte tam da o sırada tanıştım uğur böceğiyle….

 

 

 

 

 

THE LONDON COFFEE FESTIVAL

11 Nisan 2016

photo

 

I have been following the smell of great coffee and finally found myself at the centre of the coffee land; at the London Coffee Festival!

It was an amazing experience for me, as a coffee enthusiast. The festival was full of workshops, coffee tastings, new friendships, network opportunities, barista competitions (especially Latte Art :)) and so on.

My adventure at the festival started with an excellent Espresso Martini and wonderful DJ Performance at VIP Suite. After I read the event guide and have an overall idea about the event plan, I started coffee tasting; A lot of coffee tasting :) Wish I could say that I stored enough coffee for all week  BUT I could not; COFFEE IS NEVER ENOUGH!

While learning the essentials of coffee making and serving process, I could also have a chance to meet some of coffee shops & brand owners to talk about their business backgrounds as well as their future goals.

It was pretty obvious that most of them were there not only for serving their coffee and raising their brand image but also giving deep knowledge about how to source, to roast and to deliver coffee varieties at the best quality.

Since it’s been a lot going on there, I decided to keep this blog post laconically…

Thanks to the concept was coffee, the ideas were wise and the outcomes were worth to share!

If you’re a person who likes creativity when it turns into meaningful and aesthetic concepts, keep reading my post,  you would probably like what you’ll see 😉

*

 

Let’s start with LA CABRA Coffee Roasters.

Their aim is something known by the coffee experts but has not been applied to coffee industry from most of coffee producers yet; Reaching the purest, cleanest and finest coffee by reflecting sustainability, traceability and a sound production throughout the whole process.

photo

Their motto is clear; BRIGHTER IS BETTER!

You can watch their video on their website and learn more about where the coffee they serve and distribute comes from and learn the amazing path of the roasting process.  They use social media tools actively so that,  you can also follow them on their social media accounts and learn more about their activities, current news as well as you can order their special coffees from their website.

 Click here for their Facebook Page

Click here for their Instagram Account

Click here to learn more about them and watch the amazing video on Home Page 😉

*

What Happens When You Get Inspired from Coffee Beans to Design Accessories? 

KAAWA‘s collection totally amazed me; It was so gorgeous!

As they stated;

Project Kaa-wa connects the world of stories, jewellery illustrations and good coffee.

photo 2 photo 3

Gold has never been seen this much beautiful; At least by me :)

People always ask me why you don’t wear earring or rings often; It just doesn’t come to my mind before I go out. However, I’m pretty sure that I can wear these earrings and rings in every single day WHICH MEANS, I will definitely be following this collection and choose my favourite ones to purchase in next months 😉

You can see their product details by clicking here :)

Congratulations Anna Steinerová; This project was one of my favourite from the festival 😉

*

The Steampunk Coffee Machine by Professor Harris

Well, I must admit that I couldn’t see where was the glass and cold drip coffee first when I looked at this intriguing machine. As you can see, the machine was something you cannot see in a usual day and the process was a bit different, than ordering a coffee early in the morning when you are on your way to work. While I was sipping my cold trip coffee, I also enjoyed watching the coffee scenes from different movies; That was the creative part as well :)
12931183_1680869012162463_3924645563689152716_n 12963632_1680869015495796_4489535817074746384_n

 photo 1

You can find the Facebook page, belongs to the machine from here

It has Instagram account too 😉

*

OPTIAT!

You should meet the World’s first and only sustainable coffee scrubs. 

By using recycled coffee grounds, they aim to minimise waste and to prevent coffee getting sent to landfill.

Personally, I do not use too much chemicals on my skin and because of this, coffee scrubs seem as a good choice for me considering my daily habits which are drinking coffee and keeping my chemical usage at the lowest level 😉 I had a chance to try Optiat on my left hand at the festival and I could easily feel the difference between my left and right hands.

photo 3 photo 4

I will try to use it on my hand on a regular basis and hopefully see the best results in next days.

You can reach Optiast’s online link below;

www.optiat.com

Instagram: Optiat_co

Facebook: Optiat

 

*

Thanks to The London Coffee Guide, I will keep tasting coffee at different #independent coffee venues in London. This means, we will never end our #coffee conversations my dear readers …

Yagmur 😉

photo 1

Old Truman Brewery, Brick Lane

I Let Myself To Speak Up!

24 Ocak 2016

Everything started with this TED Talks video;

After i watched the video has been shared on TedTalks website, I started to think about my experiences on this issue. Gender violence! The real and unfortunately bad memories which Meera Vijayann shared; First made my cry and then made me stronger to write on about my experiences in Turkey. Although, I feel myself lucky because I haven’t been killed by any men after i’ve been raped, I still suffer from sexual and verbal harassment in Istanbul and this hasn’t changed in Antalya where is my hometown too!

Let me tell you about how my morning started 2-3 weeks ago;

I woke up at 06:30, had my breakfast at home, got ready for the work, and left my home at 07:30. Since my shuttle take me from a bit far to my home, I always walk 5-10 minutes to the shuttle stop. So, i started to walk. I turned right at the corner and suddenly, one car  got slower and stopped in front of me and shouted.”I’m gonna lick your pussy!!!!” After 3 repeats, he speeded up and left. I was shoked! It was half past seven in the morning and i had this experience. I was sad. Wanted to cry. Couldn’t walk for a while. Do you want to know what is worse than it? An old woman was walking on the same street with me too and she asked me if i’m ok? And i told that i have been abused by the man. Her answer made me cry more;

“Why you even wore a short skirt!!!” After that, I became aware of another problem that women don’t support women too! Unfortunately, this problem always shown up in different stages of life such as work environment, social life and so on.

Whenever I experienced this kind of problem in daily life, I feel that I need to share this with someone else. In other words, I need to tell all the things happened to me, someone else so that, I can share my weight of feeling ashamed on behalf of someone.

Having all the thoughts in my mind, I decided to express all my opinions and experiences by writing here on my blog page.

Hoping to reach new people who suffer from these issue and want to share their experiences as me too.

Send your experiences to my e-mail address > ygmrsmsk@gmail.com and let yourself to speak up! We’re not alone and as long as we support each other, we will not be alone in the future too! Be yourself, don’t hide anything and let people to listen to your stories!

It’s always better to be a solution rather than looking for a solution!

#IletMyselfToSpeakUp and it’s your turn to #LetYourselfToSpeakUp

 

2015 küçük eşittir 2016

31 Aralık 2015

yeniyıl“Ben Türk dizisi izlemiyorum pek ya.. ” deme bir daha; çünkü aslında geçen her sene hayatının dizisi devam  ederken bir sezonu geride bırakıyorsun arkadaşım. Farkında olsan da olmasan da her yeni bölümde inanılmaz entrikalar, gergin gergin konuşmalar, duygusal dakikalar, romantik sahneler, mutlu eden olaylar, çileden çıkaran zorluklar, ölümden döndüren aksiyonlar işleyerek izleyiciyi ekranda tutmaya çalışıyorsun.

“Yok artık bu kadar da tesadüf olmaz ya, türk dizisi işte” dediğin zamanları da duyar gibiyim. İnan bana “Teaaaksi!!” diye seslenildiğinde  -taksinin kapıda belirme- sahnesi dışında bir çok tesadüfü gerçek hayatta da yaşayabiliyorsun. Öyle bir şey oluyor ki “Anlatsam roman olurdu” diyorsun. Sonra sana “Anlat o zaman roman olsun” diyorlar, sen de gaza gelip anlatıyorsun. Gelgelelim onlar senin romanını alıp, değerinin altında bir senaryo yazıp, dizisini çekiyorlar. Sonra insanlar da “Ne kadar da saçma ve yapay bir dizi!” diyor ve senin diziyi takip etmeyi bırakıyorlar. Sonu kötü reytingler, sonu dizinin kıytırık bir final bölümüyle bitirilmesi. Diyeceğim o ki senaryonu sen yazmazsan yavaş yavaş kayboluyorsun.. Halbuki avantajın da var üzerine gitsen, çünkü gerçek bir hikaye anlatıyorsun…

Konunun dışına çıkmadan hemmen toparlıyorum;

2016 da 2015’ten farklı olmayacak; senin yazdığın senaryo onu farklı kılacak; Tabi eğer istersen ve bir de kendine uydurduğun bahaneleri yemezsen!

Buna yakın bir cümleyi geçen sene 2015 için de kurmuştum ve şöyle dönüp bakınca az çok ilgi çekici bir senaryo yazmışım kendi kendime diyorum. (Not: Bazen beni yerin dibine soksa da ağzımdan çıkan cümlelerle gurur duyuyorum :D) En azından  reklam aralarını uzatmayınca izlenesi bir hal almış gibi oynadığım dizi; Aşk var, entrika var, aksiyon var, dram var, kutlama var, imkansızlıklar yine söz konusu, aile bağları, arkadaşlıklar ve daha neler neler. Belli ki izleyici de ufaktan etkilenmiş ki yapımcımdan dizinin 2016’da da devam edeceğine dair bir duyum aldım. Bakalım bizleri neler bekliyor 😉

İletişimin olmadığı, sosyalleşmenin tükendiği, mutsuzluğun arttığı, yaşamların söndüğü, gözyaşlarının nehir olduğu, açgözlülüğün ve kendine müslümanlığın modaya dönüştüğü bir yıla yeni yıl dememek için elimizden geleni yapacağımız; çevremizdekilerin refahını düşünürken kendi sağlığımızdan ve mutluluğumuzdan ödün vermeyeceğimiz; gözlerimin içinin güldüğü, enerjimizin boşa gitmediği, potansiyelimizi en verimli şekilde kullandığımız yepyeni, pasparlak, musmutlu bir yıl olsun 2016…

 

 

 

 

 

“CESARETİNİZ YETMİYORSA CÜRET EDİN!”

3 Aralık 2015

 Buz kesmiş havada, tren istasyonunda dakikalarca beklerken izlediğim bir filmden aklıma gelen bir alıntı….

“CESARETİNİZ YETMİYORSA, CÜRET EDİN!”

Emily Dickinson 

Bu ne cüret dedim kendi kendime. Amacın ne? Bir insanın hayatında 3-5 günde 35 tane karar değişikliği olabilir mi? Sorunun ne? Zaten ne kadar yaşayacaksın? Bırak hayatın şu ormandaki küçük dere gibi aksın; ince, uzun ve cılız bir dere belki ama bırak aksın; akmasa da damlasın…. Şu an ihtimal veremesen de zaten seneler sonra kendini, yapmam dediğin şeyleri yaparken bulacaksın…

Beklediğim tren geldi sonra, durakladım biraz ve atlayıverdim içine.

Tam kapılar kapanacakken valizimin bir tekerinin trenin kapısının dışında kaldığını fark ettim. Saniyelik fark edişler bunlar, çekiverdim hemen bir kuvvetle. Artık güvendeydim; ben ve valizim. Aslında bir ara onu da bırakıp daha özgür olabilmeyi istedim; ama yalnızca bir an için. Çünkü “Kuş gibi hafif” olmak deyimi var ya; öyle olacağını sanırsın tüm köklerinden ve seni bir şeylere bağladığını düşündüğün materyallerinde3n kurtulunca… İster inan, ister inanma o iş öyle olmuyor. Kuş gibi hafiflediğini, uçabildiğini anladığın an düşesin geliyor. Cesaretleniyorsun kimi zaman, ama öyle yoğun yaşamaya başlıyorsun ki kalbinde ve kafanda bir şeyleri; yerini belli edesin geliyor.

Neyse, varacağım durağın bindiğim istikamette olduğunu bildiğim halde, emin olamadım ve yine sordum yanımda oturan kadına, içinde bulunduğum tren Mill Hill Broadway’e kadar gidiyor mu, diye. Kadın da pek emin olamadı ama “evet, gidiyor” cevabını vermeyi tercih etti en sonunda. Saniyelik karar alışlar bunlar, sonucunu hemen görüp, doğru mu yanlış mı ölçümleyebileceğin (aslında en sevdiğim). Ben de ona güvenmeyi tercih ettim. O da bana gülümsedi, ben de onun gülümsemesine karşılık vermeyi tercih ettim. Sonuç olarak doğru istasyonda indim….

Hep arasındasın işte bir şeylerin; hayatında karşına çıkan her şey senin tercih sebebin. Pişman olmak veya olmamak; Pişman olduğunu hissettiğin her tercihten ders çıkarıp çıkarmamak; Düşman olduğun birini anlamaya çalışıp çalışmamak senin elinde. İnandığın bir şeyi savunup savunmamak, mutlu olmadığın bir hayattan topuklarına vurarak uzaklaşıp uzaklaşmamak da yine senin o dünyada eşi benzeri olmayan çizgilere sahip ellerinde. O kadar senin ellerinde ki açıklama yapmak zorunda değilsin hiç kimseye!

Kendine farklı bir dünya yaratıp, o dünyada yaşadığı ve hayal ettiği şeylerle mutluluğu bulmaya çalışan biri olarak söyleyebilirim ki, kaybolduğunu düşündüğün veya yolunda gitmeyen bir şeyler için çözüm bulamayacağını hissettiğin zamanlarda avucunun içinde bir harita olduğunu bilmek seni rahatlıyor; dahası, işe yarıyor ve yeni yeni demir ağları örebilmen için sana rehber oluyor. Avucunun içini incele biraz, o dünyada zaman geçir. İnan bana çizgilerinden sıyrılmak yerine, yaşamının tam ortasına koyduğun çizgileri anlayabilmek; gerçekten görmek istediğinde, o yolların nerelere gidebileceğini görmek sana bambaşka bir haz veriyor.

Dedim ya hep arasındasın bir şeylerin; karşına çıkan her fırsat, seçmek zorunda olduğun her alternatif senin hayatına katmak üzere olduğun yepyeni bir deneyim. Takip etmeye karar verdiğin her çizgi, değiştirmeye yeltendiğin her fikir, senin kendi geleceğin. İlla ki bir noktada kırılıyorsa cesaretin; bir gün mutlaka seni yönlendirir cüretin!

22

24 Yaşıma Mektup

5 Ekim 2015

mektuppic24 yaşını geride bırakmışsın seni  küçük şirin kız :)

İtiraf etmeliyim ki pek de kolay geçen bir süreç değildi bu… Biraz karmaşık ve kararsızdın açıkçası. Hatta fazlasıyla… Ama bu bir tek senin kontrolünde olan bir durum değildi. Onu da anlıyorum. Aslına bakarsan, maalesef ki olgunluk dedikleri evreye hızlı bir geçiş yaptın ve sayende artık bir çok şeyi anlayabiliyorum… Tabi bu durum bir anda damdan düşer gibi olmadı… Bunca senedir başına gelen iyi – kötü onca olayı düşündükçe, edindiğin deneyimlerin üzerine her defasında yenileri eklendikçe, zaman içerisinde; kimi zaman sancılı, kimi zaman da eğlenceli bir süreç şeklinde gelişti anlayacağın…

Şikayetçi misin? Olma tatlım!

Çünkü ister buruşturup çöpe, oradan da kapının önüne; ister ters çevirip çamaşır makinesine; ister sudan geçirip bulaşık makinesine atmaya kalk; Bu hayat senin! Üzerinde bıraktığın her iz, çizdiğin her figür, kullandığın her renk senin ellerinden geçti; Belki düşüncelerinle örtüşmedi her zaman ama, senin ellerinden geçti; Belki inanarak uğraşmadın tamamlamak için ama senin ellerinden geçti; Belki birazcık başkalarının istediği gibi yaşadın kendine çaktırmadan ama senin ellerinden geçti…. Gördüğün üzere ellerin o derece kıymetli; hem kabul et, verdiğin en son kararlar hep senindi!

Geriye dönüp baktığında gurur duyacağın bir sürü şey oldu hayatında ve başarıların yürüdüğün yolda yer edindi; Tıpkı her geçen gün tanıdığın yeni insanların hayatında edindiği yer gibi. Karakterini en güzel şekilde oluşturmaya çalışırken yaptığın hatalar seni sapa yollara soktu olsun; enerjin yine o yolları da atlatmaya yetti. Yaptığın yemeğin tuzunu fazla kaçırdın bazen, gerçi senin midenden geçti. “Acı yiyemem, sevmem” dedin, ama denemeden de duramadın; acısı da tatlısı da yine senin boğazından geçti…

Bünyen sağlam çıktı kızım!

Yanında sandığın bir çok kişiyi karşında gördüğünde hiç panik yapmadın, dimdik durmayı öğrendin. Zamanında seni zor duruma sokan insanlar, karşına geçip vefa dilendikleri zaman, onlara geçmişi hatırlatmaya cesaret ettin.

“Kimsenin seni dinlemediği bir ortamda ne anlattığın derdinden kurtulabilirsin, ne de paylaştığın bilginin yerine ulaştığından emin olabilirsin” dedin ve yeri gelince susmayı öğrendin!

İnsanların konuşmaktan, eleştirmekten ve yargılamaktan hiç bıkmayacaklarının farkına vardın ve söylenenler bir kulağından girdiği zaman onları öbür kulağından nasıl çıkaracağını öğrendin.

Az uz bir şey değildir derin bir nefes almak; Kendi kendinin sakinleştiricisi olmanın bir çok ilaçtan daha etkili olduğunu keşfettin. 

Aynada gördüğün değil, hissettiğin kızı beğenmek için kendine bir şans verdin. 

Yıllardır planlar yapar durursun ama şu son bir iki senedir plansızlığın da çok çekici bir şey olduğunu bizzat deneyimledin. Özgürlüğü hissettin. Öyle günler geldi ki, kendine karşı bir rüzgar olup, kendini de alıp estin gittin. 

Her ne kadar tam anlamıyla bunu başaramamış olsan da herkesin iyiliğini düşünmek zorunda olmadığını kendine yavaş yavaş aşılamaya başladın. Çünkü zamanında çok güvendin, çok emek verdin; Karşılığını göremeyince bir o kadar da gücendin…

Hiç bir zaman çok paran olmadı, ama beş parasız da kalmadın; Bazen kızıp üzülsen ve başka şeyler hayal etmiş olsan da, şükretmeyi öğrendin; ortalama bir insan olmanın tadını çıkardın, öyle de eğlendin. 

Seni değersiz kılan insanlara hakaret etmedin lakin hak ettiklerini verdin. Çünkü öyle zamanlar oldu ki, sana yaşatılanları sen hiç hak etmedin.

Aptal yerine de koydurtmadın kendini ama karşılıksız sevmeyi de öğrendin zaman geçtikçe; ki bu öğrendiklerin arasında en önemlilerinden biriydi bence…

Her bir şeyde değişim gösterdin, her bir şeyden ders çıkardın da bir tek mükemmeliyetçilik huyundan vazgeçemedin.

Bak Yağmur kız; YORULURSUN!

Hayatın boyunca tatmin olamayacağını bile bile bu kadar ‘yolunda gitsin her şey’, bu kadar ‘elinden gelenin en iyisini yapma’ çabalarına girişirsen stres olursun, mahvolursun.

Kendini dinlemek için biraz zaman ayırmalısın. Ne olur kanma kendi hallerine, yıpranırsın. “Ne istemediğimi biliyorum en azından” doğru bir cevap değil! “Ne istiyorum?” diye sorduğun zaman kendine, cevapsız kalırsın. Bunu günü gelince anlarsın anlamasına da; treni kaçırırsın.

Diyeceğim o ki, bir şeyleri yapmak, hayatının hakkını vermek, hayatın hakkında kararlar vermek istiyorsan bu sene yap balım, ama yap!

Yoksa seneye 5 Ekim’de 25 yaşına mektup yazarken yine aynı cümleleri kurmaya başlarsın;

Unutma sen körpecik bir yazarsın; özgün olmalı, sana yakışan, içine sinen, anlata anlata bitiremeyeceğin bir hayatı yaşamalısın….

Zamanın ucuz bir şey olmadığını kendine hatırlatmalısın;

Bir şeyleri değiştirmeye devam et ki, sıradan kalmasın,

Çünkü emin ol, ne aynı yılı ne de aynı yaşı iki kez yaşayamazsın…

BENCİLLİK

27 Eylül 2015

bencillikToplumsal Bir Sorunumuz; BENCİLLİK!

Kendi hayatımız (Çünkü bu dünyada bir tek hayat var, o da bize verilen; diğerlerininki pek de memat meselesi değildir zaten),

Kendi işimiz (Çünkü biz dünyayı kurtarıyoruz, diğerleri yan gelip yatıyorlar. Çünkü biz çok MöHiM işler peşinde koştururken, onlar bizden daha az meşguller ve alkışlanmayı haketmiyorlar),

Kendi aşkımız (Çünkü bir tek biz kendimizi aptal gibi hissediyoruz ve bunun uğruna yaptığımız her türlü şey mübah; onların aşkları uğruna yaptıkları hiç bir şey inanılır gibi değil!),

Kendi duygularımız (Karşımızdaki insanların ne hissettiği zerre kadar umrumuzda değil; çünkü onların duyguları yok),

Kendi paramız (Bu konu çok karışık; çünkü konu ‘para’ olunca, kim kimin akrabası, kim kimin dostu, kim kimin düşmanı inanın belli olmaz),

Kendi evlatlarımız (Çünkü diğerleri can değil, çünkü diğerleri canan değil!),

Kendi düşüncelerimiz (Çünkü zekice düşünen tek insan biziz),

İlla kendi müziğimiz (Çünkü diğer müzikler iğrenç, çünkü bir tek bizim kulaklarımız kaliteliği müziği ayırt edebilir, çünkü diğer müziklerin, bizden başka insanları bambaşka alemlere götürdüğü filan yok),

Kendi ailemiz (Çünkü biz bir aileyiz, onlar değiller),

Kendi dertlerimiz (Çünkü bir tek biz mide bulandıran, dudak uçuklatan, suratımızda sivilceler çıkartan sorunlarla uğraşırız kapımızı kapattığımızda…)

Kendi başarımız (Çünkü tırnaklarıyla kazarak bu yolun sonuna gelmeyi başaran bir tek biziz; ya da başaramayan diyelim, çünkü belki de bu yüzden benciliz, hani olur ya diğer başarıları çekemeyiz),

Kendi hayallerimiz (Çünkü inanın bizden başka hiç kimse ayaklarını yerden kesecek hayaller kurmamıştır evvelden; en çok bizim hayallerimiz, umut vadeden)

Kendi gözlüklerimiz (Çünkü dünya sadece bizim gözlerimizden göründüğü gibidir ve başka bir dünyanın olma ihtimaline bile tahammül edemeyiz)

Kendi vaktimiz (Çünkü başkalarının vakitleri o kadar değersizdir ki, onları saatlerce ve hatta günlerce bekletebiliriz; onların programlarını kendimize göre ayarlamalarını isteyebiliriz. Hatta o kadar değer yoksunudur ki bu başkalarının vakitleri, her istediğimizde ulaşabileceğimizi zannederiz. Ulaşamadığımızda deliririz, onlara bir şans verdiğimizi ve bunu iyi kullanamadıklarını ve bundan sonra da bizden vakit dilenmeye haklarının olmadığını iddia ederiz)

Kısacası kendi iyiliğimiz; çünkü kendimiz için en iyisini yaparken, bunun diğer insanlar için de en iyisi olduğunu düşünmeyi pek severiz. Çünkü <biz buna değeriz>! Ne de olsa biz iyiyiz! Ve aslında bence, bu bencillikle devam edersek pek de iyi değiliz!

Ya çok fazla bilim kurgu filmi izlemişiz ya da gerçekten saplantılı bir şekilde kendimizi bu dünyada tek zannedip,  hep yolumuza devam etmişiz…

Sizce de artık idrak etmenin vakti gelmedi mi?

Ne yakamozun vurduğu tek yerdir girdiğimiz deniz,

Ne de bastığımız kumda ayakları yanan bir tek biziz…