Browsing Category

Genel

MERDİVEN

11 Mart 2015
photo

Stairs of the Vatican Museums, designed by Giuseppe Momo in 1932

 

Durup durup aşağıya bakıyorum;

Ve bir süre sonra farkediyorum ki;

Onlar hiç durup durup yukarıya bakmıyorlar.

Ben de meraklanıyorum işte..

Nereye, neden, niçin gitmek istediklerini merak ediyorum,

Ulaşmaya çalıştıkları şey nedir; anlamak istiyorum,

Ya da adımlarını ne kadar istekli attıklarını gözlemleyeyim diyorum…

Sonra da uğraşmak istemiyorum…

E onlara da hak veriyorum;

Belli bir mesafeye indikten sonra,

Her şeyden vazgeçip yukarı çıkmak;

Yorulmak, nefes nefese kalmak zor gelir oluyor sahiden;

Şöyle salına salına, rahaaat rahat aşağı inmek varken…

Gerçi kimisi var, oldukça mutlu; tek başına gitmediğinden onca yolu..

Tabi ben yalnızca seyreden oldum bir ara bu oyunu.

Herkesi mutluluğuna inandırabilen için kullandım oyumu…

Durup durup aşağıya bakıyorum…

Korkmuyorum da aslında, ne bileyim işte, ürküyorum galiba..

Hani sesleneyim aşağıdakilere, sorayım her şeyi desem;

Kendi sesimin yankısından bile kaçacak haldeyim.

Boşvereyim, bekleyeyim, ne olacağını göreyim desem

Benimle birlikte yürüyenleri bekletebilir miyim?

Bir merdivenin başındayım..

Durup durup aşağıya bakıyorum

Ve işin ilginç yanı,

Bir türlü adım atamıyorum…

Aslında bir ara anlar gibi oluyorum durumu;

Beğenmemiş gibiyim tercih ettiğim bu uçurumu…

Okyanus olsaydı karşımda, hiç böyle olur muydu?

ÜNİVERSİTEDEKİ SON SENEMİN İLK YARISI

20 Ocak 2015

ünivesite

Bir Okur:

Aslını sorarsanız bu günkü yazısı biraz sıkıcı başlamıştı…

Eğitim-öğretimden tutun da hayat ve insan ilişkilerine varana kadar saçmalamış durmuş gibiydi.

Şöyle diyordu;

 

 

 

 

“Size üniversitedeki son senemin ilk yarısından bahsetmek istiyorum biraz…

   Kelimenin tam manasıyla bazı zamanlarımı çöpe attığımı farkediyor olsam da  içimden; “hadi kızım, bu sene senin son senen, bundan sonra özgürsün” diye kendime enerji verip, kendimi okula ite ite bitirdim ilk dönemi. İyi mi ediyorum kötü mü ediyorum bilmiyorum. Bunun ilk sebebi tabi ki de yaklaşık dört senedir istemediğim bir bölümde okuyor olmam. Fakat diğer sebebi ise, hala tam olarak ne istediğimi bilemediğim için cesaret edip, “Tamam be, benim istediğim meslek bu, şimdi her şeye en başından başlayıp, istediğim mesleği okuyup, geç bitirmeme rağmen rekorlar kırıp, başkalarının parmakla gösterdiği o başarılı ve beklenmeyen başarısından dolayı takdir edilen kız olmamın tam zamanı…” dememiş oluşumdur. Gerekli gereksiz, azar azar yeteneğimin olduğunu keşfettiğim alanlara bölünüp, hiç bir zaman tek bir alanda profesyonelliğimi kanıtlayamayışımdır. Belki de sevdiğin işi yapamıyorsan, yaptığın işi sevmeye  çalış mantığını abartmış oluşum ve işletmeye dört gözle sarılmış oluşum, onun da ilgisini çekememiş oluşumdur. Her neyse konumuz bu değil artık; malum son senemdeyim ve bu evreleri çoktan geride bıraktık.

Üniversitedeki son senemin ilk yarısından gözüme çarpan bazı “şey”lerden de bahsetmek istiyorum biraz…

  • Gerekli gereksiz her bir dersin grup projeleri hakkında mesajlaşmak için ayrı ayrı açılan WhatsApp gruplarım,
  • Sorumluluk sahibi olan ve olmayan insanlarla bu gruplarda anlaşabilme çabalarım…

Evet, belki de bu proje gruplarının amaçlarından biri de bize ileride mesleğimizde karşımıza çıkacak olan takım arkadaşlarımızla nasıl geçineceğimizi, problemleri nasıl çözeceğimizi, ortak bir amaç uğruna nasıl çalışıp, ortaya nasıl ortak bir çözüm sunabileceğimizi, sorumluluk alabilmeyi, aldırabilmeyi vs. bunları öğretebilmek… Fakat karşınızdaki insanın 22-23 senede kendisine katamadığı özellikleri siz bir dönem içerisinde, kısıtlı zamanınızda ona aşılamaya çalışınca, karşıdaki insan bunu gram olsun tınlamayınca, grup arkadaşlarıyla bir arada yapılması gereken her şey bölümlere ayrılıp, ayrı ayrı yazılıp son gün birleştirilince, bu durumun farkına varıldığı halde hala aynı sistem derslerin içeriklerinde varlığını koruyunca, bu sizin son seneniz olunca, bir dersten kaldığınız anda okulunuzun bir dönem uzama ihtimali ortaya çıkınca, 75% burslu olsanız bile fazladan kaldığınız her saniye okula ödediğiniz o lüzumsuz para size gerginlik yaratınca bu durumun pek de akademik birimlerce amaçlandığı gibi ilerlediği söylenemez.

Derslerin ve projelerin içeriklerinden bahsetmiyorum bile… Örnek verelim bir tane; Düşünün ki, tüm dönem boyunca uğraşmanız gereken bir dönem bitirme projesi var, ders zorunlu, proje zorunlu, son seneniz olduğu için de aslında siz ilgi alanınız üzerinden bir proje yürütmek istiyorsunuz, dersin yaratıcıları da öyle düşünüyorlar ki sizden ilgilendiğiniz sektörlerle ilgili bir sıralama yapmanızı istiyorlar, siz de bunu mantıklı bulup o sıralamayı yapıyorsunuz; yine huyunu suyunu bilmediğiniz ama ortaya güzel işler çıkarma idealleri olan arkadaşlarınızla grup / takım kuruyorsunuz ve sonuç koca bir hayal kırıklığı oluyor. Çünkü size verilen proje konusu da, projenin ait olduğu şirket de sizin sıraladığınız hiç bir sektörler uyuşmuyor.. Siz bütün dönem boyunca adını duyduğunuz anda irkildiğiniz bir endüstriyi mecburen araştırmak zorunda kalıyorsunuz ve bunun gibi daha bir çok gereksiz ayrıntı…

  • Projenin/sınavın/case in son gönderilme tarihine bağlı olarak gelişen samimiyetsiz davranışlar, yine bitmeyen WhatsApp mesajları, cevapsız aramalar (cevapsızlar çünkü artık ben bunu yapmam), vaatler vs vs.
  • Hocası aynı olan ve en çok yararlı bulduğum iki tane Marketing dersi için yazdığım ve bana her hafta yük gibi gelen “Reflection Paper”larının (bilen bilir;)) her geçen gün bana daha kolay gelmesi ve gramerimi ister istemez kendiliğinden düzeltmiş oluşu ve benim sonunda tamamladığım bir ders gerekliliğinin işime yaradığını düşünmüş olmam,
  • Üniversitenin son senesine özel garipleşen arkadaşlık ilişkileri, ilişkilerim,

İşin özü; mantıklı hareketlerde bulunabilmem, herkese uygun, düzgün cümleler seçebilmem ve stratejik kriz yönetimleri yapabilmem için artık “Game Theory” dersini anlamam gerektiğine kanaat getirdiğim durumlar.

  • Üniversitenin her senesine özel olarak gelişen servis sorunsalı ve bir türlü bu soruna çözüm getirmek istemeyen üniversitemizin aşırı derecedeki vurdumduymazlığı,

Gönüllü olarak bu işin ucundan tutan arkadaşlarımızın, hocalarımızın ve diğer personellerimizin Carpooling sürecinde   ortaya koydukları emeklerin altını çizmeden geçemeyeceğim..

  • Yapmacık gülüşlerimi artık daha fazla yüzümde tutamayacağımı anlayıp, aklımdan geçenleri gerekli kişilere söylemeye başladığım saniyeler (şiddetle tavsiye edilir),
  • Yaptığım her şeyin bir showdan, söylediğim her şeyin safsatadan ibaret olduğunu düşünen insanlara karşı artık daha fazla ayrıntı ve inandırıcı sav sunmamamın bana ve hayatıma kattığı huzur,
  • Kimi iyi anladığımdan çok kimin beni daha iyi anladığını öğrenmeye olan açlık duygumun artışı…
  • “Herkes sizden bir şeyler bekleyebilir ancak önemli olan ilk şey, sizin listenizdeki ilktir” gibi bir cümle kurabilmeme yardımcı olan kararlarım,
  • Üniversitenin son senesi diye tüm dakikalarımızı ders çalışmak için ayırmanın kendi hayatımıza <tabiri caizse> tecavüz sayıldığını anlamış olmam;

   Not: <tecavüz> belki iddialı bir kelime ama, evet öyle! ; kendimizi dinleyebilmemiz için her zaman alanımızın olması gerektiğine inanmışımdır.

Nerede kalmıştık? Bir tiyatroya, bir sinema filmine, bir kitaba, bir koşuya, güzel bir sohbete, bir konsere veya bir sergiye ayıracağım 2-3 saatin ortalamamı 4.00 yapmaya veya grup arkadaşlarımla daha verimli bir çalışma ortamı yaratmaya yetmeyeceğini ama hayatıma bambaşka bakış açıları katabileceğini görmüşlüğüm. Öyle ki bu durum eninde sonunda akademik veya sosyal hayatıma da illa ki yansır iç tesellilerim,

  • Bana beyniyle ve  kalbiyle eşlik edecek arkadaşlar bulup bırakmamam gerektiğine kanaat getirişlerim,
  • Aynı zamanda yine bana bir şeyler katan insanlarla beraber zaman geçirmenin dünyama kattığı farklı bakış açılarını keşfedişlerim,
  • Bir şeyler yolunda gitmiyorsa gitmiyordur; bunu sürdürebilmek için de bitirebilmek için de bahaneler üretmeye gerek yoktur lafları edişlerim. Söylenmesi ve yapılması gereken şeyleri zamanında yapmayı öğrenmeye çabalayışlarım. (hala deniyorum:S)
  • Aklınıza gelebilecek her türlü ayrıntıyı not alışlarım; bu dönem hem sosyal hem akademik hayatımı düzene sokan bir aktivitedir:)
  • Hayal kurmak; en azından bu stresli dönemde hala nefes aldığımı hatırlayışlarım,
  • Bağıra çağıra şarkı söyleyişlerim, dans edişlerim, içişlerim, uyuyakalışlarım, ağlayışlarım, gülüşlerim, gülemeyişlerim, stresten obeziteye bağlayışlarım, Tchibo’yu aldığım kapsüllerden ötürü zengin edişlerim, dolayısıyla vücuduma kafein bombalayışlarım,
  • Sırlarım, sırdaşlarım,
  • Yeni yeni kurulan dostluklarım,
  • Kitaplarım, kitap arkadaşlarım, sayfalarıma ışık tutanlarım,
  • Habire ortadan iki gün kaybolsam kimse ölmez diyerek şehirden kaçışlarım,
  • Değerlerim, değişen tutumlarım ve olgunlaşan kalbim, düşüncelerim….
  • Okul bitince ne yapacağım kaosuna şöööyle inceden ufak bir girişim ki geç kaldım onun da farkındayım; bu yüzdendir belki hafif agresif ve stresli tavırlarım :)

Size üniversitemdeki son senemin ilk yarısından bahsettim biraz…”

 

Böyle de abuk bir şekilde bitiyordu yazısı işte…

Sanki tek son senesinin ilk yarısını bitirmiş olan kendisi,

Bize neyse…

Aman uzatmayayım hadi neyse…

SONRASI

11 Ocak 2015

kaçış

Bir kaç söz duyarsın,

Bir kaç da kayda değer sahne görürsün…

İlgini çekmeyen oyunlara katılırsın;

İyi olmadığını bile bile…

Tamamdır!

Başlarsın koşmaya…

Nefessiz kaldığın anda, hızlı adımlarla yürüyerek yoluna devam edersin..

Sonrası klasik…

Yorulursun işte.

Bir an tereddüte düşersin,

Ya gittiğin yol, ulaşmaya çalıştığın noktanın güzergahı değilse?

Hafif bir duraksarsın..

Bir ayağın geleceği, diğeri arkanda bıraktığın yemeği işaret ediyordur “hadi önce onu bitir” diye…

Afallarsın!

Sonrası kaos…

Gel gitler başlar..

Kendini o gün, o yoldan geri dönüp,

Ne var ne yoksa deneme şansın varken,

Hiç birini yapmadığın için cezalandırmaya başlarsın..

Sonrası eften püften sebepler.

Kendine sunmaya başlarsın, eftenleri…

İnanır mısın bilmem ama,

Kendi kendine inanmamaya başlarsın sonra..

“İnanç” dediğin kavram gider yani işte anla…

Sonrası da rakı,  bira, tekila

Diye düşünür herkes.

Ama yok..

Bardağın yarısı hala boş;

Ayık kalmaktır aslında herkesi yapan sarhoş…

Mavi

4 Ocak 2015

mavimavi

Bizim oralarda mavinin anlamı çeşitlidir…

Ama herkesten de nasiplidir.

Maviden geçmeyen yoktur…

Deli dolu dalgalarla boğuştumuzdan,

Kıyıda yetiştiğimizden filan değil;

Akdeniz’in farklı saatlerde aldığı,

Esrarengiz tonların değerini bilip;

Aynı çimenlerde,

Ayrı hikayeleri,

Ölümsüzleştirdiğimizdendir…

Lisede bira ile başlayıp, rakıyla sonlandırdığımız,

Gitar ile süsleyip, hayaller ile taçlandırdığımız,

Dert ortağı olacakken,

Birbirimize dert olduğumuz akşamlarımızdandır…

Mavi bizim için bilinmezdir;

Hangimizin, ne vakit yükseleceği,

Hangimizin, ne vakit eksilere düşeceği hiç de tahmin edilir gibi değildir.

Risk alıp açılmayı bize mavi öğretmiştir…

Bir kum tanesi için, bin kum tanesini kaybettiğimiz,

Zevk olsun diye kaleler inşa ettiğimiz,

Kafamızda düşünceler biriktirip,

Planlamadığımız şartlarla bambaşka yönlere gittiğimiz,

Sayesinde mucizelere inanıp,

Kendimize ütopik hedefler koyduğumuz noktadır bize göre…

Hangi birimiz, nereye gitmek isterse;

Başlangıç noktası olarak bellediği yerdir mavi

Aslına bakarsanız başka denizler de görüp sevdim ben,

Ama memleketimin bende ayrıdır yeri….

 

Not 1: Bu paylaşımımın öncelikle Akdenizliler için daha farklı bir anlam taşıdığını belirtmek istiyorum.

Not 2: Sevgili arkadaşım Emre ile yaptığımız doğaçlama çalışmasına “Mavi” ismini verdik… Sözler kayıt sırasında yaratılmış ve söylenmiş olup, daha sonradan bu videonun tekrarı çekilmemiştir. (Yazar burada şarkı içerisindeki duraksamalarının ve yutkunmalarının sebebini naçizane bir şekilde açıklamaktadır:))

“Bu gece hava soğuk, dışarıda biraz kar,

  İçimde bir şeyler, bazı düşünceler var…

 Gitmek isterim, isterim ki yolumu bileyim..

 Git, gitmek istersen, sonra dönersin zaten.

 Yol çok uzunmuş, çok tozluymuş,

 E bilirsin sen..

 Hayat bu birazcık mucize, birazcık oyun,

 Sonu, belli olmazsa, kendin ondan korun…

 Bak! Biraz daha inceden yağıyor bu sefer yağmur;

 Üstüne, üstüne, üstüne

 Birazcık daha…

 Önüne koyduğun, hedefler var senin daha….” Yağmur Ş.

Sen, O’sun…

23 Aralık 2014

Kim olduğunun farkında mısın?

Sen, o büyük dağların ardında bambaşka bir dünya olduğunu hayal eden çocuksun; Toysun ve daha hiç bir dağa tırmanmamışsın… İşte bu yüzden de gereğinden fazla inanmışsın..

Sen, kendisine hediye edilen bir kumbaraya, aylarca gıdım gıdım bozukluk atan oğlansın… Büyük hedeflerin var gibi; Günü geliyor, atıyorsun yere o kumbarayı (kumbara tıpkı filmlerdeki gibi darmadağın oluyor, saçılıyor paralar ve parçalar etrafa…). Oturup tek tek sayıyorsun her bir bozuk parayı. Sonuç olarak fark ediyorsun ki daha binlerce kumbara, milyonlarca bozuk para koyman gerekiyor ortaya.. Sırf annene o düşlerindeki evi alabilmek için… Aslında daha çok yolun var düşmeyi öğrenmek için…

Sen, O’sun… Düşüncelerini bir türlü cesaret edip sahiplerine ulaştıramayan kadınsın.. Pısmış kalmışsın.. Yerinden kalkmaya yeltenmiş, hayalet düşmanlarınla savaşmış, yeniden yenilmişsin. Bu konuda da iyice umudunu yitirmişsin…

Sen, başkalarının sözde projesi, benliğinin içten içe haykıran sesisin.. Ondandır belli ki çıkmamış pek sesin.

Kendisine, “Mütevaziyet” ismi verilmiş birisin. Mütevazilikten ölecek, kendi değerini bir türlü bilemeyecek biri.. Bundandır belki farklı oluyor başkalarının kalbindeki yeri. Saçma gelmeye başlıyor onların da kibirli halleri ve aslında onlarla uğraşmak değil niyetin. Kabullenemiyorsun sonra sana yapılan haksızlığı tabi, kendini çekiveriyorsun geri…

Sen biraz dağılmış gibisin… Öylesin, çünkü hayatın nasıl bir şey olduğunu sorgulamaktan ne arkanı koruyabilmişsin ne de önüne bakabilmişsin. Mutlu olamamayı öğrenmişsin eline geçen herhangi bir şeyle. Hep daha güzeline, hep daha iyisine…

Vazgeçmeyi bilmeyenlerdensin… Eğer vazgeçersen her şeyi mahvetmekten korkar bir haldesin. Birilerini boş vermekten ödün kopuyormuş gibi, biraz fazla içerdesin…

Sen, arkadaşları kapıyı çalıp kendisini oyun oynamaya çağırdığında, annesi aşağı inmesine izin vermeyen; bütün oyunu balkondan seyrederek iç geçiren o şanssız çocuksun belki. Belki de çok büyüttün kafanda o futbol topuyla ya da saklambaç kurallarıyla oyun oynama zevkini. Fark ettiysen, çocukluğun da zaman dolunca bitti.

 Sen, çok düşüncelisin işte.. Sevgili düşünür.. Düşünür, üzülür ve bu her halinden de görülür, gibi değildir….

Çünkü sen, içinde karman çorman bir çorba kaynatıp, dışarıdakilere bunu mercimek çorbası diye içiren birisin.

Ya da her şeyin yolunda gittiğini onlara yutturan…

Neden böylesin?

Kim olduğunun farkında mısın sen?

Şu karşıda gördüğün adam,

Yanımda oturan teyze,

Hemen onun yanıbaşında oturan hamile kadın,

Orada kitap beğenmeye çalışan genç çocuk,

Hatta sen, ben, hepimiz şu anlattığım anların minicik hücreleriyiz belki..

Minicik, küçücük, inançlı; etkisiz  elemancıklar kümesi…

Ve hala hayatın esrarengiz bir şey olduğuna kendimizi inandırıyor,

Yaşadığımız her şeyde bir gizem, bir ışık, bir seçilmişlik arıyoruz.

Ama var ya!senosun

Bir gün ben öyle bir dumur oldum ki, kapattım kapılarımı pencerelerimi bir süre…

Kaplumbağa evine çekilir ya,  tam öyle…

Sonra içim durdu ve bana dedi ki;

“Başlangıçlar, bitişler, kavuşmalar, vedalar…

 Hayat budur işte, seni şaşırtacak bir hazine arama işin içinde…”

Aynı şarkılar…

12 Aralık 2014

 

Söylemediler açıkçası.

E ben de nereden bileyim?

Soğukmuş dışarısı…

Evimden dışarı çıktığım anda gördüğüm dünya oldukça şaşırttı…

Kimse anlatmadı anlayacağınız;

Günü gelince vazgeçmeye çalışıp eninde sonunda hayatıma devam edeceğimi,

Ve her geçen gün daha da hissizleşeceğimi…

Başarılı olmaya çalışırken, başarısızlıklarımı kutlamayı unutacağımı…

Unutmamayı da yine kendi başıma öğrenmem gerektiğini…

Ki en önemlisi de bu oysa ki..

Başarısızlık eşittir başarının sureti….

Kimse anlatmadı…

Şöyle karşıma geçip, iki kelam eden olmadı;

Oradan buradan, ortaya karışık bir hayat yaşayacağımın,

Başkalarının hayatlarının da benden farklı olmadığının kimse altını çizmedi…

Kalemin kılıçtan keskin olduğunu duymuştuk gerçi ama,

Sonunda kılıcı olanların kazanacağını herhangi biri hatırlatmadı…

—- * —- * —-

 

boşson

 

Aslına bakarsanız

Boş konuşuyorum yine;

Aynı şarkılar zaten,

Herkesin dilinde….

Su ile Sarp Kahve İçmeden (Bir 10 Sene Öncesi)

9 Aralık 2014

 

Komik bir ilişkileri vardı. Her gün ayrılır, akşamına hiç konuşmadan, mesajlaşmadan, takip etmeden; birbirlerinin nereye gideceklerini bilir, birbirlerini bulur ve garip bir şekilde kaldıkları yerden devam ederlerdi. Komiktiler işte… Düşünülebilecek bir çok saçmalığı yapmışlardı bir ilişkinin gerektirdiği. Amaçları belliydi; sıradanlıkla dalga geçip kendi ritüellerini oluşturmak… Oluşturdular da! Kimsenin onları uçarı bulmadığını geçin, çevrelerindekiler onlara gıpta ile bakmaya bile başladılar..

Bir rüya gördüklerine inanırlardı. En azından biri bu yaşanılanın rüya olması gerektiğine karar verirdi ve diğeri ona ayak uydurmaya çalışırdı. Zaten birinin birine ayak uyduramadığı anlaşıldığı anda ayrılır, akşamında kafalarını yastığa koydukları anda yeni bir rüya görmeye başlar, barışırlardı. Zaten hiç küsmemişlerdi; sadece ayrılmışlardı. Ayrılmayı bir nevi yeni bir rüya için bahane olarak görüyorlardı. Böylece binlerce rüya görebilir, binlerce hayatta can bulabilirlerdi. İlişkilerini binlerce dünyaya taşıyıp, binlerce sıradan davranışı kendilerine uyarlayıp, binlerce Su ve Sarp ritüeline dönüştürebilirlerdi.

İdi..

Sonra bir gün Su uyandı… Aslında ritüelin gerektirdiği, hemen o günün akşamına, yeni bir rüya görmeye başlayıp, Sarp ile saçmalıkların daniskalarından birini yaparak eğlencenin tadına varmaktı. Gereken buydu ve gerekenin bu olması belli ki onu ürkütmüştü. Öyle ki gördüğü rüyada Sarp’ın ismi bile geçmemişti. Su da korktu tabi. Böylesi ilk defa oluyordu rüya görmeye başladığından beri. Geri döndü yatağına. Geri döndü.. Kafasını yastığa dayadığı gibi gözlerini sımsıkı kapadı. “Hayır hayır hayır….. Böyle başlamamalı bu rüya.  Nolur nolur nolur… ufffffff” olmuyordu işte. Bir türlü geri dönemiyordu, rüyayı da değiştiremiyordu, yaşamak zorundaydı, basbayağı uyanmıştı işte! Artık buna rüya demesi bile doğru sayılmazdı. Sonrası ise malum; bir düşünce silsilesi, içinden çıkılamayan kaoslar kümesi… Abarttı da abarttı Su. Kendi sınırlarının farkına varmadan, bedeninden, ruhundan hep daha fazlasını ortaya koymaya çalıştı. Ama işte kaçırdığı bir nokta vardı; O sadece O’ydu. Ne daha azı, ne daha fazlası….

Sarp’a “Bırakalım artık rüya görmeyi.” dedi ve gitti. Sarp ne yapsındı, bu da Su’yun seçimiydi…

 

Bundan bir 10 sene sonra;  Su ile Sarp Bir Gün Kahve İçerler

 

 

 

 

Su ile Sarp Bir Gün Kahve İçerler…

16 Eylül 2012

Oğlan, “Bence bir kahve icelim.” dedi.
Kızın kahveye bayıldığını bildiğinden.
Kız oralı olmadı. Sessizliğini korudu.
Sonra oğlan iki kahve söyledi.
Kız atıldı hemen, “Sütsüz” dedi.
Sonra  yine sus pustu ikisinin de gözleri.
Oğlan içinden “Elini tutmaya çalışsam, yani elini tutsam, o tutmak ister mi?” diye geçirmekteydi o sıra.
Ama cesaret edemedi.
Kız ellerini hiç sevmezdi zaten.
Oğlan için o ellerin Su’ya ait olması yeterliydi.
Sonra kahveleri geldi.
Sütsüz olanı çekti kız önüne.
Bir yudum aldı. Oğlan da öyle.
Sonra oğlan nedendir, cesaretlendi bir an.
Bir fotoğraf çıkardı, “Tam 10 sene olmuş Su bak!Ne tatlı gülmüşsün o zamanlar.”
Susmadı sonra oğlan.
“Neden bugünü seçtik yeniden görüşebilmek için.
İçim acıyor.
Aslında hep benimleydin, hayallerimde benimdin..
Nerelere, nasıl gittin, yok hiç bir fikrim.
Sahi neredeydin Su,
Nerelerde yedin yemeğini, aldın uykunu?”
Su, kafasını kaldırıp gözlerinin içine baktı Sarp’ın…
Bir süre birbirlerine bakakaldılar.
“Öyle olması gerekiyordu.” dedi.
“Ben kendimi bulamıyordum bir şekilde ve seni o kaosa sürükleyemezdim.
Belki seninle tamamlanabilirdim ama seni buna alet edemezdim.
Gittim Sarp, çok uzaklara gittim..
Her geçen gün aklımdaydın, sözlerin hep aklımda…
Sesin kulağımda, dokunuşların yanağımda…
Ben de kolayca dönüp gidemedim aslında.
Ne zaman uykuya dalacak olsam, oturup sana anlatmaya çalıştım hep…
Her şeyi, sebeplerimi, hayatımı, karışıklığımı.
Hep anlattım..
Duymasan da hissedersin, anlarsın sandım.
Çünkü aramızdaki bağa hep inandım ben..
İnanmasam, inanmasak şu an karşımda oturuyor olmazdın zaten.”
Sarp tıkandı bir süre, bir şey diyemedi…
Bunca yılın Su olmadan geçmiş olması onu çıldırtıyor gibiydi…
Ve bundan sonrasında da Su ile beraber geçmeyecekti, bir şekilde emindi.
Öyle ya, elini tutacak cesarete bile sahip değildi ki…
Yalnız anlamadığı bir şeyler vardı.
Su neden hayatını  10 yıl önce karar verdiği gibi yaşamak istemişti.
Sebepsiz, yersiz, dengesiz bir fırtınaya sürüklenip gitmişti.
Kendine gelebilmiş miydi?
Zannetmiyordu Sarp.
Ne acıydı.
Lezzetli bir yemek olduğunu bile bile bir lokma bile tadamamışlardı birbirlerinin hayatlarından.
Belki her şeyi tüketip mahvetme korkusundan,
Belki de aradıkları kişiyi çok erken bulduklarını sanma kaygısından.
Açıkçası ikisi de farkındaydı her şeyin
Aynı şarkıyı dinlemek zorunda değildi ikisi de
Müzik dinlemeyi sevsinler yeterdi…
O sütlü, Su sütsüz içseydi ama karşılıklı oturup kahve içebilsinlerdi…
Ne olursa olsundu da yeter ki o gün Su, o uçak biletini almasaydı…
Sarp’ın aklından bunlar geçerken Su’yun düşünceleri de ona ortak olmuştu..
Sonra S ,  Sarp’ın yanağına dokundu..
“Sen o lezzetli yemeği yerken hayatına ortak olabilmeyi isterdim; eğer hala elimde olsaydı sevgilim…”
Sonra Su döndü arkasını ve gitti…
Sarp öylece kalakaldı…
Romanında boş bulduğu bir sayfaya şu satırları yazdı…

       “Hala aklımda…
        Gidip geldim aslında.
        Sormalı mı sormamalı mı,
        Yanmalı mı , durulmalı mı artık sonunda…

        Tutmayayım artık ben, sen ateşe tut ellerini
        Çünkü o senin gibi..
        Seni böyle hissediyorum şimdi.
        Işıldıyor gibisin bir taraftan
        Ama bir taraftan da düşünceli..
        Ateşin havası farklıdır.
        Bazen de bencil ve kibirli…
        Gözlerine ulaşabilirim sanmıştım belki ama
        O da artık  sınırlı, mesafeli.

         Merak ediyorum.
         Hala da savaş veriyorum.
         Sormalı mı sormamalı mı diye asıl gerekeni.
         Aslında beni yakan şarkının sözleri.
         Dün nasılız derken
         Bugün nasıl dibe sürükledi bizi..
         Hele elime şu kalemi aldığımdan beri…
         Gerçekten zor…

         Bak getir ellerini,
         Kapa gözlerini,
         Kokla denizi
         Bunu bensiz de yapabilirsin.
         Ben sensiz de yapabilirim belki
         Boş ver beni.
         Ama dinle bir kere kendini
        Mesela kalbini, düşüncelerini kendi nefesini..
        Bilmem gerçi doğruyu söylerler mi…
        Sonra kaldır başını,
        Denize bak tekrar.
        Farklı görmeye çalış bir kere de martıları ve adaları.
        Sor..
        Bir bilene sor.
        Ya da bildiğini sanan
        Ama aslında bildiğiyle, hiç bir halta yardımcı olamayan birine sor.
        Çözüm bul kendine, gerçi bilemiyorum hala gerekli mi bu bize..

        Dünyamdan kime ne.
        Ben şimdi oturmuş sana hayattan, huzurdan, aşktan dem vuruyorum.
        Sen beni duyar anlarsın sanıyorum.
        Halbuki sana  ne….
        Uğraşmışım bunca zaman
        Sen gitmişsin nafile….
        Sahi nerelere kayboldun Su.
        Ben artık geldin zannederken,
        Ellerine tam dokunabilecekken,
        Gözlerimle bile sevip koklarken
        Bu sırtımı dayadığım taşın mantığı ne.
        Bu toprak ne Su,
        Bu çiçekler, çimenler…
        Mutlusun herhalde,
        Sadece hep istediğin gibi bir rüyasın artık…
        Belki de biz gerek yokken çok uğraştık…”

Satırın sonuna gelip, ellerinden yardım alarak ayağa kalktı Sarp.
O an oracıkta bir karar verdi.
Ya bundan sonra Su’yun mezarıyla, onun rüyasıyla yaşayacaktı
Ya da hayatına yepyeni bir başlangıç daha yapacaktı.
Tek niyeti bu hayalden biraz uzaklaşmaktı.
Bundan tam 10 yıl önce Su’yun yaptığı gibi derhal biletini aldı,
İçtikleri kahvenin hatırına da, bir 40 yıl daha rüyadan uyanmama kararı….